‘Seçilmiş Kardeş’im, Özdemir Hocam, Maden İşçileri ve Ekoloji Savunucuları İçin Bir Saygı Yazısı
Beş on gün öncesiydi. Kardeşim gibi sevdiğim bir arkadaşım ile bir vesile üzerine Bergama’da buluşmuştuk. Sohbet çeşitli konular üzerinden dönüp dolaşıp fotoğrafa geldiğinde ona uzun uzun Özdemir Gürsoy’dan bahsetmiştim. Özdemir hocam, Uğur Mumcu gibi bir idolün zihnimde yarattığı rüzgâra kapılıp araştırmacı gazeteci olmak maksadıyla girdiğim okulda yönümü değiştiren ve aklıma, yüreğime fotoğrafı yerleştiren insandı.
Milliyet gazetesinin kıdemli foto muhabirlerindendi Özdemir
Gürsoy ve yanlış hatırlamıyorsam yeni emekli olmuştu. Üniversitede yıllardır
yaptığı öğreticiliği ise bırakmamış, gazetecilik adayı olan biz öğrencilere
fotoğrafçılık dersi veriyordu. Yüz-yüz yirmi kişilik anfide oturup metrelerce
uzaktaki bir hocanın elinde tuttuğu fotoğraf makinesinde neyin ne olduğunu
anlamak neredeyse imkansız, imkansız olduğu kadar aynı zamanda son derece
keyifsizdi. Fotoğraf makinesinin kendisi de bir nesne olarak pek ilgimi
çekmiyordu doğrusu. Ne zaman ki hocamız eski usul bir dia makinesinin rayına
yerleştirdiği fotoğrafları duvara yansıtmaya başladı, işte o dakika tuhaf
biçimde aydınlandığımı hissettim: Fotoğraf denilen bir dil vardı!
Beni, anfinin orta-arka sıralarında oturduğum yere mıhlayan,
Özdemir hocamızın 1965 yılında çektiği siyah beyaz bir fotoğraftı. Türkiye
Silahlı Kuvvetleri Donanması’na bağlı deniz piyadelerinin ateş açarak öldürdüğü
iki maden işçisinden biri olan Mehmet Çavdar’ın (diğer işçi Satılmış Tepe idi)
cenazesinde çekmişti bu fotoğrafı.
Türkiye Kömür İşletmeleri’nin Karadon işletmesine bağlı
ocaklarda çalışan işçilere yevmiye zamlarının adil biçimde dağıtılmadığını,
bunun hemen düzeltilmesi gerektiğini söyleyen maden işçilerinin 10 ve 11 Mart
günlerinde dalgalar halinde farklı ocaklara yayılarak büyüyen grevlerine
dönemin hükümeti silah kullanarak müdahale kararı almış, 12 Mart günü işçilerin
üzerine açılan ateş sonucunda iki maden işçisi ölmüştü. Ertesi gün 10 bin asker
Zonguldak’ı kuşatacak, grev ve saldırılarla ilgili haberlere sansür uygulaması
başlayacaktı. Devamında da Türkiye İşçi Partisi, eylemlerle ilişkili olduğu
iddia edilerek iyice baskı altına alınacak ve geniş tutuklamalar başlayacaktı.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi sadece bir hafta sonra 19 Mart
1965’te bu kez Amasya’daki Yeni Çeltek’te bulunan bir maden ocağında grizu
patlaması yaşanmış, patlamada 69 işçi hayatını kaybetmişti.
Böyle bir memleket atmosferinde çektiği fotoğrafla, aynı yıl
en iyi basın fotoğrafı ödülünü kazanan Özdemir Gürsoy, bu fotoğrafla başlayan
süreçte benim hayatıma -muhtemelen kendisinin fark etmediği biçimde- dokunmuş,
geleceğimi belirlemişti. Bu sayede ben de uzun yıllar bir basın fotoğrafçısı
olarak devam ettim hayatıma.
Hocamın fotoğraflarını görüp sarsılıp, kendime yeni bir yön belirlediğim
günün üstünden beş yıl kadar geçmişti. Bugünlerde olduğu gibi yine bir şubat
günüydü. Amasya, Yeni Çeltek’ten, neredeyse tam 25 yıl öncesinin tekerrürü gibi
bir grizu patlaması haberi geldi. 69 işçinin hayatını kaybettiği 25 yıl önceki
patlamadan sonra bu kez de tam 68 maden işçisi hayatını kaybetmişti. 7 Şubat
günü gerçekleşen bu iş katliamına toplumun her kesiminden büyük bir tepki
yükseldi.
Sendikalar, 24 Şubat’ta Zonguldak’ta yapılması planlanan “İnsana
Saygı” adını taşıyan büyük bir protesto mitingi için çağrılar yayınlamaya
başladılar. 24 Şubat için Zonguldak’a ilk ulaşanlardan biri de ben oldum. Bugün
fotoğraflarını göreceğiniz, on binlerce emekçinin katıldığı bu yürüyüş ve
miting 1990 yılı sonunda başlayacak ve 1991’in Ocak ayında doruğa ulaşıp 150
bin işçinin Ankara’ya doğru yürümesi ile devam edecek olan sürecin ilk
kıvılcımlarından biriydi.
Zonguldak’ta yapılan miting sırasında fotoğraf çekerken aklımda hep Özdemir Gürsoy’un 1965’te çektiği fotoğraf vardı. Yıllar sonra “maden işçiliğinin fıtratında var” denilerek normalleştirilmeye çalışılacak olan bu katliamlara karşı çok daha büyük toplumsal tepkilerin oluşması gerektiğini, maden ocaklarındaki çalışma şartlarının ve güvenliğinin artık orta çağ seviyesinden çıkartılarak güvenli bir iş alanı haline getirilmesi gerektiğini düşünüyordum.
Henüz daha fosil yakıtların ekolojik yıkımdaki yeri
konusunda da, yeraltı kaynakları denilen madenlerden elde edilecek artı değerin
piyasalara aktarılması için kalkışılacak büyük yağma hareketi konusunda da pek
bir bilgim ve fikrim yoktu. Altın madenciliği ve siyanür kullanımına karşı
Bergama köylülerinin halk hareketi de henüz başlamamıştı. Çevrecilik, çevre
aktivizmi, ekoloji savunuculuğu, insan
merkezli bakışla yapılan doğa talanına sınıfsal karşı duruş gibi kavram ve
tutumlar da henüz yaygınlaşmamıştı. Çevre aktivistleri hepimiz için, hepimiz
adına yağmacıların önünü kesmek için hayatlarını ortaya koymaya başlamamışlardı
ya da bu konuda çoğumuz gibi benim de hiçbir bilgim yoktu.
Bugün ise ekolojistlerden feyz alarak, bir yandan madenlerde
çalışan emekçilerin güvenlikleri ve çalışma standartları ile ilgili sorunların
çözülmesini isterken, bir yandan da fosil yakıtlardan uzaklaşıp yenilenebilir
enerjiye geçişi sağlamaya; vahşi madenciliğe kapıları ardına kadar açan devlet
politikalarının hemen terk edilmesi gerektiğini savunmaktan, enerji
kaynaklarına ilişkin politikaların değişimi sırasında adil dönüşümü mümkün
kılmanın yollarını bulmaya; aslında temiz/yeşil enerji diye bir şeyin olmadığını
anlayıp, asıl olanın enerji ihtiyaç ve tüketimini arsızca hızlandırarak
sonumuzu hazırlayanın kapitalizm olduğunu idrak etmeye çalışıyoruz.
Bazılarımızın önlerinde saygıyla eğilmemizi gerektiren çabalarına
karşın halen maden sahalarında fıtratla en ufak bir ilgisi olamayan korkunç
katliamlar yaşanıyor. Madenlerde yüzlerce insanın hayatına mal olan patlamalar,
göçükler artarak devam ederken milyonlarca, hatta milyarlarca hayvanın,
bitkinin, insanın geleceğini yok edecek olan kapitalistlerin doğa talanı hız
kesmeden sürüyor.
‘Seçilmiş kardeş’ime, hocam Özdemir Gürsoy’u ve onun
çektiği, devletin askerleri tarafından vurularak öldürülen maden işçisinin
cenaze fotoğrafını anlatırken olduğu gibi işte yine kaçınılmaz olarak konu
genişliyor, maden, madencilik, maden işçiliği, enerji politikaları, doğa
savunuculuğuna kadar geniş bir çerçeveye oturuyor ve hatta bu çerçeve de iki
cümle sonra parçalanıyor.
Daldan dala atlayarak yazmamın sebebi büyük
ölçüde son bir hafta boyunca düşüncelerimin bu şekilde sıçrıyor olması. Galata
Fotoğrafhanesi’ndeki Belgesel Fotoğraf Programı’na dahil olduğunda tanıdığım;
önceleri öğrencimken sonraları –kendisi bilmiyor ama- seçilmiş kardeşe dönüşen
arkadaşım, fotoğrafçılığını, aklını fikrini çevre mücadelesine vakfetmiş olduğu ve bunun zorlu sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kaldığı için günler önce ona bir saygı
ifadesi olması niyetiyle yazının başına oturmuştum. Fakat dediğim gibi
düşünceler dallanıp budaklanıyor…
Bu yazı ve ‘İnsana Saygı’ mitingi fotoğrafları vasıtasıyla aynı
zamanda zihnimde ve belleğimdeki yerleri nedeniyle; uzun yıllar önce İstanbul'da Florya
minibüs durağında sopalarla dövülerek öldürülen hocam Özdemir Gürsoy’u da,
hayatta kalmak için çalışmak zorunda oldukları o korkunç madenlerde hayatlarını
kaybeden madencileri de saygıyla anmak istedim.
Fotoğraflar: Yücel Tunca - Zonguldak, Şubat 1990
Çok güzel yazı ve çok yaşayan fotoğraflar. Ama hocanın fotoğrafı müthiş. 1965 maden grevini bilmiyordum. Sağolasın. Neşet
YanıtlaSilNeşet, iyi ki varsın! Çok teşekkürler yakın takibin ve yorumların için.
Sil