Bir Hisarüstü Hikâyesi ya da Bizim İçin Bir Tepeyi Kaybederek Başladı Her Şey


Bu hikâyeyi herkes bilmez. Mahalleli ve beş on üniversiteli arkadaş, hepsi bu kadar. Devletin bürokratını, mühendisini, işçisini saymıyorum. Onların anlatacağım türden bir hikayeleri yok; iş var, rant var ve aklımın basmadığı başka şeyler…

1985 ile 1986 yıllarında okulu kırabileceğimiz her fırsatta, boş günlerimizde, hafta sonlarında soluğu Rumelihisarı’nda alırdık. Bazen üç kişi, bazen on kişi… Beyazıt’tan Eminönü’ne yürür, Eminönü’nden otobüse binip Rumelihisarı’na giderdik. İETT şoförü abilerimiz özellikle Bebek’ten sonra Boğaz yolunun kıvrımlarından uçarak geçer, biz içerdeki yolcuları koltuktan koltuğa savururlardı. Her şeye zaten çok güldüğümüz, zaten her şeyi hep en yüksek dozda yaşadığımız için bunu da çok komik, çok eğlenceli bulur diğer yolcular gibi mesele edip söylenmezdik.

Rumelihisarı’nda indiğimizde cebimizde para varsa önce iskeledeki büfeden –bir daha hiçbir yerde o lezzette yiyemeyeceğimiz- sosisli sandvicimizi yerdik. Sonra Ali Baba’nın kahvesinde bir, bilemedin iki çayla uzun uzadıya pinekleyip tırmanacağımız yokuş için enerji biriktirirdik.

O yokuş bizi İstanbul’un en güzel tepesine ulaştıracak patikaya çıkartırdı. (Arpacı Çeşme miydi adı, hiç hatırlamıyorum ama bugün haritalarda öyle yazıyor.) Evlerin arasından sağa doğru kıvrılan kısacık bir sokağın sonunda başlayan patikaya vardığımızda nefes nefese kalmış olurduk. Adımlarımız iyice yavaşlar, hem kalp atışımızı düzenlemeye çalışır hem de her seferinde bizi büyüleyen manzarayla karşılaşmaya hazırlardık kendimizi.

İşte o büyüleyici manzaraya sahip tepeye vardığımızda çimenlerin üstüne yığılır kalırdık. Çok geçmeden toparlanıp saatler boyunca neredeyse hiç konuşmadan Boğaz’ı seyrederdik. Taa aşağılarda devasa bir ırmak gibi akan Boğaz’ın sularına ve kanatlarını dalgalara değdirmeden uçmayı başaran yelkovan kuşlarına dalıp giderdik. Ama elbette pikniğe, rakıya, top oynamaya gelen mahalleli ile de laflamaya zaman bulurduk. Fotoğraf da çekerdik, şiirler de yazardık. Hayallere dalar, şarkılar mırıldanır, nadiren de olsa yanımızda getirdiğimiz koca koca pillerle çalışan teypten, kasetçilere doldurttuğumuz Pink Floyd, Joan Baez, Dire Straits, Bob Dylan ve Zülfü Livaneli albümlerini dinlerdik. Evet, Livaneli de dinlerdik. E ama öyleydi o zamanlar…



1986’nın Şubat’ına kadar sürdü bu dalgın, derin Rumeli Hisarüstü tepesi sefa günleri. Kışın sonunu, baharın yaklaştığını hissettiren güzel bir günde tepeye ulaştığımızda, geniş bir alanda toprağa saplanmış ve üzerine bir takım rakamlar yazılmış, aralarına ip çekilmiş tahta parçaları gördük. Önce bir apartman inşaatı için hazırlık sandık ancak mahalleden birkaç kişiye sorduğumuzda yeni, yani ikinci Boğaz köprüsünün Avrupa yakası ayaklarının bu tepenin yakınlarına yapılacağını öğrendik. Olacak şey miydi bu?! Öfkeyle bütün o tahta işaretleri tek tek kırıp attık. Böylesine muhteşem bir yere bu kötülüğün neden ve nasıl yapılabildiğini anlayamıyorduk. Küskünlükle indik o gün tepeden aşağıya. Ve çayımıza Tekel kanyağı katıp içtik bu kez.

Sonraki günlerde birkaç kez daha gittik tepedeki durumu görmek için. Her gidişimizde inşaatın ilerlemiş olduğunu görüyor, “tepemiz”in elimizden alınıp yok edilişine günden güne tanıklık ediyorduk. Henüz “şehre karşı işlenen suç” kavramından bihaberdik. İtirazımız da, suskunluğumuz da çok bireysel sınırlarda duruyordu. Bize, halka ait İstanbul’un yağmalanması, pazarlanması, kirletilmesi, tanınmaz hale getirilmesine neden olan politik sürecin başlarındaki ilk kayıplardan birinin “tepemiz” olabileceğini hiç mi hiç düşünememiştik.

(Endişelenmeyin, her defasında böyle uzun uzun yazacak değilim. İlk seferin heyecanıyla böyle oldu. Her zaman olmaz ama arada bir olabilir. Olsun o kadar…)
Fotoğraflar ve metin: Yücel Tunca - 1985-86



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

‘Seçilmiş Kardeş’im, Özdemir Hocam, Maden İşçileri ve Ekoloji Savunucuları İçin Bir Saygı Yazısı

Mekânlar Ve Tarzlar Arasında Dolaşan Bakış: 'Hal', 'Köprü' ve 'Kule'

Türkiye Solunda Birlik Arayışı: Kuruçeşme’den Sosyalist Birlik’e - 1990