İŞGAL!
Bugün seksenlerin sonuna gideceğiz. 1 Aralık 1989’a…
83’te girdiğim, askere gitmemek için
bitirmediğim, altı-yedi yıl öğrencisi olduğum İÜ Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan
bir haber geldi çalıştığım derginin haber masasına. Kantine afiş asmalarına
solcu arkadaşlarımız tarafından izin verilmeyen faşistler sağdan soldan
topladıkları 100-150 faşist ile geri dönüp kantindekilere saldırmış, büyük bir
dirençle karşılaşınca okuldan çıkmak durumunda kalmışlardı. Bizim öğrenci
derneğinden arkadaşlarımız da bu saldırıya gereken cevabı verebilmek adına
geniş bir toplantı düzenleyerek okulu işgal etme kararı almışlardı. Bu hem çok
büyük bir haberdi, hem de bu direniş sürecine dahil olmamak düşünülemezdi.
Fotoğraf makinemi, flaşımı, filmlerimi alıp koşarak çıktım dergiden.
Dergi, Sokak Dergisi… Gazeteciliğin
kitabi kısmını öğrendiğim yer okulsa, geriye kalan her şeyi öğrendiğim yer de
bu dergidir. Sokak’tan fotoğraflara da bakacağız yakında, o zaman biraz
anlatırım havasını, suyunu, patronunu, emekçisini…
Sultanahmet’ten, ara yolları kullanarak
Beyazıt’a vardık. Yol üzerinde tanıdık birilerini görüp durumu öğrenmek
istiyorduk ama nafile, kimseyle karşılaşamadık. Bunun sebebini okula varınca
anladık: Tanıdığımız bütün öğrenciler buradaydı. Kendi okulumuzdan ve çevredeki
diğer fakültelerden yüzlerce öğrenci binanın giriş kısmında toplanmış,
konuşmalar yapıyor, marşlar söylüyordu. İşgalin sebebi ve talepler belliydi:
Saldırganlar bulunmalı ve cezalandırılmalı, okul içinden faşist gruplarla
işbirliği yapan öğretim görevlileri hakkında soruşturma açılmalı, gün içinde
gözaltına alınan okulumuz öğrencileri serbest bırakılmalı ve boykot eylemi
nedeniyle kimse gözaltına alınmamalıydı.
Kış vakti olduğu için hava erken
kararacaktı. Bu yüzden alelacele ön bahçeye bakan pencerelere pankartlar
asıldı. Üst katlara çıkan merdivenlere kurulacak barikatların yerleri
belirlendi, barikatlarda kullanılacak eşyaların alınacağı yönetici odalarına
göz atılarak olası polis baskınına karşı tedbirler alındı. 12 Eylül sonrasının
bu ilk işgal eyleminden sonuç alındığı takdirde -neredeyse sıfırdan deneyim
kazanmaya çalışan- üniversitelerdeki devrimci mücadele büyük bir ivme
kazanacaktı, herkes bunun ciddiyetinin farkındaydı.
Kapıların kilitleneceği, içerden dışarı,
dışarıdan içeri girişlerin durdurulacağı vakit geldiğinde gazeteciler bir karar
vermek durumunda kaldı: Okulda mı kalacaklar yoksa işgali dışarıdan mı takip
edeceklerdi? Burası bizim okulumuzdu, bugün saldırıya uğrayanlar bizim
arkadaşlarımızdı, son derece haklı taleplerde bulunuyorlardı. Okulda
kalmayacaktık da ne yapacaktık? Biz küçük bir grup olarak kalmayı seçerken geri
kalan gazeteciler barikatın yanındaki küçük boşluktan çıktılar; o boşluk diyelim
ki bir makam koltuğu ve masası ya da ona benzer bir şeyler konularak kapatıldı.
Marşlar, sloganlar, motivasyon
konuşmaları sırasında polis panzerinin okula yaklaştığı duyulunca üst katlara
çıkıp dışarısının fotoğraflarını çekmeye başladım. (Polisin provakatif
anonslarına cevaben bir ya da iki molotof kokteyli atıldı mı, en az biri
panzere isabet etti mi, çektiğim fotoğraftaki parlama bu ana mı ait, aşırı
heyecandan olsa gerek, net biçimde hatırlamıyorum ama iddiam bu yönde.)
Panzerin okulun içine su sıkmaya başlaması ile peşi sıra polislerin gaz
bombaları atmasının arasında kısa bir süre olmalı. Göz yaşartıcı gazın okulun
uzun koridorlarında yayılması sırasında, sonradan AKP’ye yanlayan gazeteci
arkadaşlardan birinin “öleceğiz burada!” diye bağıra çağıra ağlayarak kendini
4-5 metre yüksekteki penceren bahçeye atmasıyla gerilim had safhaya çıktı.
İşler daha önceki tecrübelerimizle kıyas kabul etmez bir noktaya doğru
eviriliyordu. Yine ne kadar zaman geçti bilmiyorum, büyük bir gürültü ile
polisler okula girdi. Barikatların devrilme sesi, cop seslerine; polislerin
küfürleri, yaralanan öğrencilerin bağrışlarına karıştı. Hepimiz bir kenara
savrulmuş günün sonunda ne olacağını bilmez bir vaziyette kendimizi korumaya
çalışıyorduk. Elimdeki fotoğraf makinesi sayesinde polislerin bana
dokunmadığını, diğer öğrencileri ise tekme tokat dövdüklerini görmek korkunç
çelişik bir duygu hali yaratmıştı. Kendimi dışarı attım. Polisler yaklaşık elli
metrelik bir koridor oluşturmuştu, gözaltına aldıkları öğrencileri bu koridora
sokuyor, polis otobüslerinin önüne gidene kadar tekmeliyorlardı.
Gözaltı yapacakları öğrencileri hemen
otobüslere bindirmediler nedense. Etraflarını sarıp yere oturttular. Biz de
hemen yan taraftaki üniversitenin ana binasının duvarına tırmandık. Hafızam başka
bir oyun oynamıyorsa eğer bundan sonrasını şöyle hatırlıyorum: O sırada bir
grup öğrenci, hiç beklenmedik bir anda ayağa fırlayıp, polis çemberine yüklendi
ve yarmayı başardı. Polislerin ilk şaşkınlığından yararlanan onlarca öğrenci
Esnaf Hastanesi önünden Süleymaniye’ye doğru kaçarak gece boyunca dayak
yemekten, gözaltı, tutuklanma ve yargılanma süreci boyunca görecekleri
eziyetten kurtuldu.
Çemberden çıkan ama kaçamayan bir
öğrenci, tırmandığımız duvarla onun hemen önündeki otomobilin arasına saklanmıştı.
Saklandığı yerden korku ve telaş içinde, “Elinizi uzatın yanınıza geleyim!”
diye sesleniyordu. Şaşkınlıklarını üzerlerinden atmış olan polisler öfkeyle
etrafta koştururken bunu nasıl yapabilirdik? Olurdu, olmazdı, derken aklıma
flaşımı o arkadaşa vermek geldi. İşte o zaman bir gazeteci gibi görünebilir,
gazeteciyim ben, diyebilirdi. Önce flaşı verdim, sonra elimizi uzatıp yukarı
çektik. Kulağına eğilip, “Ara sıra polislere doğru çevir, şu düğmeye bas, flaş
patlat!” dedim. Pil bitene kadar öyle yaptı. Böylece o gün gözaltına alınan,
gözaltındayken sürekli dayak yiyen, eziyet edilen, işkence gören 150’den fazla
öğrencinin arasında yer almamış oldu. Polis otobüsleri okulun önünden
ayrılırken bu arkadaşımız da bizimle yürüyerek Beyazıt Meydanı’na kadar çıktı.
Güvenli bir noktaya geldiğimizde flaşı geri aldım, vedalaşıp ayrıldık.
(1 Aralık’ta gözaltına alınan
arkadaşlarımızın tamamı iki ay içinde, parti parti tahliye edildi.)
Fotoğraflar ve metin: Yücel Tunca
–Beyazıt/İstanbul, 1 Aralık 1989












Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumunuzu, etik ve yasal sorun oluşturmadığı takdirde birkaç gün içinde onaylanıp yayınlayacağım. Katkınız için teşekkür ediyorum.