M. Akif Dalcı’nın Cenazesinde Polisten Şiddet Gösterisi – 1989
(Uyarı: Fotoğraflarda yoğun polis
şiddeti ve yaralı insan görüntüleri yer alıyor.)
1 Mayıs 1989’da polisin başından vurarak öldürdüğü 17 yaşındaki işçi Mehmet Akif Dalcı’nın cenazesi 3 Mayıs’ta Zeytinburnu’ndaki Konyalı Camii’nden kaldırılacaktı. Binlerce kişi ve çok sayıda gazeteci Zeytinburnu’na akın etti. Polis muhtemelen hepsinden kalabalıktı.
Mehmet Akif
Dalcı’nın polis tarafından öldürülmesi ve gün boyunca polisin uyguladığı şiddet
sadece sol muhalif basında değil, merkez medyada da büyük tepkiyle
karşılanmıştı. Babıali’nin yüksek tirajlı gazeteleri dahi alışık olunmayan
manşetlerle yayımlanmıştı; polis, içişleri bakanlığı ve haliyle hükümet sert
biçimde eleştirilmekteydi.
3 Mayıs’taki cenaze törenin yine çok gergin bir hava vardı. Polis camiye herkesi almıyor, aile üyeleri ve gazeteciler bile zorlukla cami bahçesine girip çıkabiliyorlardı. Güvenlik güçleri ile bazı aile üyeleri arasında geçen konuşmaların cenaze töreni yapılmadan kitleden kaçırılarak mezarlığa gitme yönünde birer baskı konuşması olduğunu anladığımızda iş işten geçmişti. Gazeteciler cami avlusundan çıkarıldıktan sonra gözlemleyemediğim biçimde cenaze kaçırıldı. Tören için gelenlerin bu durumu öğrenmesi ile gerginlik iyice arttı. Sloganlar seslerinin mahalleyi titrettiği sırada birden durum değişti ve önceki günden hatırladığımız o tahta coplarla insanlara vurulduğunda çıkan ses diğer tüm sesleri bastırdı. Her yaştan binlerce insan nereye kaçacağını şaşırmış vaziyette, çoğunun ilk kez girdiği Zeytinburnu sokaklarında kendilerine yol bulmaya çalışıyorlardı.
Cenaze
töreni için gelmiş olan kitlenin küçük bir bölümü kendini çabuk toparlayıp
taşlarla polisleri durdurmayı, geriletmeyi başardı. İşte o zaman durumun
vahameti anlaşıldı. Etrafımız kan revan içindeki onlarca yaralı ve yardım bekleyen
insanla doluydu. Yardım için koşturanlar da vardı ancak sayıları yaralıların
sayısından daha az görünüyordu. Polis yeniden saldırıya geçmeden önce bu
yaralılar hızla hastanelere gönderilmeliydi.
Gazetecilik
mesleğinin sorunlu taraflarından biriyle yüz yüzeydik: İşimizi yapacağız yoksa
işin canı cehenneme, insanların yardıma ihtiyacı var mı diyeceğiz.
Gazetecilerin yarısı ilkini seçti, işlerini yapmaya devam ettiler. Bir kısmımız
ise makinelerimizi çapraz asıp yaralıları durdurabildiğimiz araçlara bindirerek
hastanelere yollamaya başladık. Otomobil sayısı da çok azdı haliyle; kimse polis
saldırılarının olduğu cadde ve sokaklara girmiyordu. Fakat özellikle merkez
basında çalışan gazeteciler, bizim gibi toplu taşıma kullanmadıklarından
gazetelerin şoförlü araçlarıyla gelmişlerdi ve ne güzeldir ki onların bir
kısmını da yaralı taşımaya ikna edebildik.
Gazetelerin
1 Mayıs haberlerindeki ağır eleştiri içeren dilinin üzerine hatrı sayılır bir
gazeteci grubunun yaralılara yardım çabası cezasız kalmayacaktı elbette.
Uzaktan kendilerine atılan taşları alıp geri atan militan polislere teybini
uzatarak muhtemelen nedir bu öfkenin kökeni diye soran sevgili Musa Ağacık ve
onun gibi kendilerine fazla yaklaştığını fark ettikleri sevgili Erzade Erdem ciddi
anlamda şiddete uğradı. Aynı anlarda sokak aralarında gözlerine kestirdikleri
başka gazetecileri de, örneğin Sedat Aral’ın kolunu kırarak, bir başkasının kafatasını
çatlatarak yaralıyorlardı. Doğrudan gazetecileri hedef alan bu saldırıda on
kadar gazeteci ciddi biçimde yaralandı.
Erzade
Ertem’i ortalarına alıp döven polislerden biri, Erzade’nin bacaklarının
arasından fotoğraf makinesini bana uzatarak fotoğrafları kurtarmamı istediğini
fark edince onu bırakıp benim peşime düştü. Neyse ki ondan daha iyi koşuyordum
da kaldırıp indirdiği coplardan nasibimi almadan kaçmayı başardım. Koşarken
bana doğru fotoğraf çektiğini fark ettiğim bir gazeteciye, “yardım etsene
insanları öldürüyorlar orada” diye çıkıştım. “İşine bak!” dedi o da bana. Ben
önde, polis arkamda yanından koşarak geçip gittik. Bu gazeteci Cumhuiyet’in
fotomuhabirlerinden Ali Tevfik Berber’di. O sırada çektiği, “ben önde, polis
arkamda” diye tarif ettiğim fotoğrafıyla Türkiye’de yılın fotoğrafı ödülünü
aldı.
Peşimdeki
polis vaz geçip geri döndüğünde ben de geri geldim. Erzade ortalıkta yoktu.
Sedat da diğer yaralılarla beraber hastaneye kaldırılmıştı söyledi.
Erzade’nin
akıbetini Sokak dergisine döndüğümde öğrendim. Epey bir hırpaladıktan sonra polis
minibüsüne atıp orada dövmeye devam etmişler Erzade’yi. Baygınlık geçirince “öldü
galiba bu” diyerek yol kenarına atıp gitmişler. Neyse ki son anda hastaneye
yetiştirilmiş.
Sonrasında
hızla sağlığına kavuşan arkadaşlarımız adına, tüm gazeteciler ve polis
şiddetine maruz kalan halk adına ertesi gün İstanbul Valiliği’nin önüne
fotoğraf makinelerimizi bırakıp sorumluların yargılanmasını istedik. Bir işe
yaramayacağını bile bile 1 Mayıs ve 3 Mayıs ile ilgili olarak açılan davalara
fotoğraflarımızı kanıt olarak sunduk. Bildiğiniz üzere ne bu şiddet son buldu,
ne de şiddete karşı mücadele…
Fotoğraflar: Yücel Tunca – Zeytinburnu, İstanbul, 3 Mayıs 1989
Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumunuzu, etik ve yasal sorun oluşturmadığı takdirde birkaç gün içinde onaylanıp yayınlayacağım. Katkınız için teşekkür ediyorum.