mag aylık / 2026
3 / Nisan 2026
Orhan ve Nadiye'nin Eskişehir'de Kesişen Çocuklukları
Yunanistan’dan ayrı zamanlarda göçmüş Emine ile Ali Rıza’nın
iki çocuğundan küçüğünün adı Orhan; artık biliyorsunuz, yani babam. İlkokulu Edirne, Meriç’te
okumuş. Sonra nasıl olduysa askeriyede okumasına karar verilmiş. Daha 12-13
yaşında bir bebeyken ağlaş meleş anasının kucağından koparılıp taa Konya’ya
gönderilmiş. Aslında subay olmak istermiş ancak Meriç’teki askerlik şubesinde
bir memurun verdiği yanıltıcı bilgi yüzünden sınava giremeyince elde kalanla,
astsubaylıkla yetinmiş.
Annem Nadiye de evinin en küçüğüymüş. Bulgaristan’da doğmuş.
O daha bebekken Bulgar polisinin baskısından bezen babası İbrahim ve annesi Feride,
aileyi toparlayıp Türkiye’ye kaçırdıklarında yerleştikleri Eskişehir’de
büyümüş. Mısır püskülü gibi sarı saçları nedeniyle Nadiye’den ziyade Sarı Kız diye
anılmış. Bütün hayatı boyunca olacağı gibi daha küçükken de aklı başında, eli
becerikliymiş.
Orhan’ın hasretliği 1946’da başlamış, 1951’deki mezuniyete
kadar sürmüş. Annesi Emine oğlunun santim santim büyümesini, 13’ünden 18’ine
kadar geçen yıllar boyunca çektirip yolladığı fotoğraflara yaşlı gözlerle bakarak
izlemiş. Orhan onca yıl pek nadir gidip gelmiş yanlarına ama bulduğu her
fırsatta “gedikli sönük hayalini ebedi bir hatıra” olsun diye ailesine
postalamış. Bu sönük hayaller Meriç’teki evin ayna kenarlarını günden güne
doldurmuş.
Nadiye’nin ilkokulu bitirmesine sadece birkaç ay kalmış ve temizlik kolu başkanlığı devam ederken rutin bir kontrolde sınıftaki bir arkadaşının saçlarında bit olduğunu fark etmiş öğretmen. Çocuğun sorumluluğunu Nadiye’ye vermiş. Nadiye ne yaptıysa, ne ettiyse sorunu çözememiş ve bu yüzden öğretmeninden fena bir dayak yemiş. O da, “öldürseniz bir daha okula gitmem!” diyerek isyan bayrağını çekmiş, okulu terk etmiş. Biricik babası dahil kimselerin ikna edemediği Nadiye okul önlüğüyle son fotoğrafını ağabeyi Süleyman ile yan yana durup çektirmiş.
Orhan 1951’de mezun olup 18’inde sıhhiye hava astsubay
olarak Eskişehir’e tayin edilince göçmen mahallesinde, kirası, düşük maaşına
uygun bir eve yerleşmiş. İlk zamanlarda karşı komşularının yüksek duvarlarla
çevrili bahçesinde kendisinden birkaç yaş büyük yengesiyle koşup oynayan 13
yaşındaki Sarı Kız’ı fark etmemiş bile.
Zira ikisi de hala çocukmuş…
2 / Mart 2026
‘Aniden Çıkardığı Resimler’de Ali Rıza Dedemin Silik Hatırası
Ali Rıza dedem… Babamın babası… Ankara’daymışız; biz ailecek gezmelerde, o ise evde kendi başınayken kalbi tutmuş, oracıkta düşüp kalmış. Ben Diyarbakır’da doğalı beş seneyi, dedem Diyarbakır’da yaptığı askerlikten döneli 33 seneyi geçmişken erkenden göçüp gitmiş. Yazlık sinema dönüşlerinde omuzlarına oturup kafasına yaslanarak uyuduğumu hakikaten hatırlıyor muyum, yoksa tekrar tekrar anlatılanlardan kokusu bile olan bir anı mı yarattım kendime, bilemiyorum. Dedem bende bu kadar… Bir de yıllar sonra babam ile her neden gittiysek, bir Ankara yolculuğunda mezarının başında duruşumuzu hatırlıyorum. Tam doğrusu şöyle: Babam mezar taşının tozunu toprağını elleriyle temizlerken aniden dizlerinin üzerine çöküp kalıyor. O vakte kadar çenesinin titrediğini, göz pınarlarının kırpıştığını görmediğim adam birden hıçkırıklara boğuluyor. Sanki, 50 yıldır zayıflık olduğunu düşündüğü için ağlayamadıklarını da yüreğine çağırıp, doya doya ağlıyor. Bu yüzden hatırladığım mesela dedemin mezar taşı değil, babamın Ankara’nın ayazına karışan çığlık çığlığa ağlayışı… Babam ki tek bir kelimesiyle çocukluğumu kulaklarından tavana asan, tek bir bakışıyla gençliğimi nefessiz bırakan asker emeklisi koca bir adam!
Ali Rıza dedemi de iyi kötü bütün yönleriyle hatırlamayı çok isterdim. Mesela bu askerlik fotoğraflarının arkasındaki hikâyeleri…
1932’de Diyarbakır’da olduğunu biliyorum, ‘valide’sine yolladığı bazı fotoğrafların arkasında yazıyor. Ne kadar kaldı, neresindeydi, neler yaptı? Bugün bile utanmamızı gerektiren işlere zorlandı mı? Diyorum ya sene 1932… Bir vali var o günlerde şehirde, Ankara’dan gelen kararları ikiletmeden uyguluyor; Karacadağ’ın kara bazalt taşıyla örülü surların bir kısmını şehri genişletme gerekçesiyle yıktırıyor. Askerden başka kime yaptıracaklar? Top atışıyla mı, dinamitle mi her nasıl yıktılarsa… İnsan olan merak etmez mi?
Dedem de gülleyi getirenlerden, dinamiti taşıyanlardan, fitili ateşleyenlerden miydi acaba? Bir Diyarbakırlınınki kadar olmasa da kulaklarında kalmış mıydı mı patlamanın yankısı? Diyarbakır ve ötesinden bahis açılınca kafamın içinde başlayan, başladı mı da bitip tükenmeyen bu uğultu yoksa dedemden mi miras?
Ali Rıza dedemin askerlik yaptığı günlerde çektirdiği bu birkaç fotoğraf ve fotoğrafların arkasına kendi eliyle ve eski Türkçeyle “aniden çıkardığım bu resimler” diyerek yazdığı birkaç satır olmasaydı, bir muhacir, Meriç kıyılarında bir çeltikçi, kasaba meydanında gönlü bol bir meyhaneci olarak çok daha silik bir portresi kalacaktı aklımda. Şimdiyse, neredeyse yüz yıl öncesinden gelen bu fotoğraflar sayesinde ve fakat fotoğrafların anlatmakta kifayetsiz kaldığı, hiçbir vakit öğrenemeyeceğim ancak hayal edebileceğim hikâyelerle yeniden kurguluyorum dedemi.
1 / Şubat 2026
Ulusütçü ve Tunca Ailelerinin Takdimi
Arşiv Kazısı-mag aylık’ın içeriği, adından da anlaşılacağı üzere ayda bir kez yenilenecek ve kendi aile albümümde yaptığım kazıda çıkan fotoğraflardan oluşacak.
Aileme ilişkin bu tümüyle kişiselmiş gibi görünebilecek içerik, ilerleyen zamanda bazı temsiliyetler üzerinden umuyorum ki ortaklaşabileceğimiz farklı anlamlar ve duygular üretilmesine olanak tanıyacak. Benim için de ayrıca bir dizi özel ve önemli anlamı var bu çalışmanın: Öğrenmek, hatırlamak, yaşanmış ile yaşanmış olabilecekler arasında ince bir çizgide hafızanın özgün oyunlarına alan bırakmak, nadiren de olsa yeni bir gerçeklik tasarlayıp başka türlü bir kurgunun peşine düşmek… Daha önce farklı vesilelerle defalarca yaptığım gibi aile mefhumu üzerine yine ve yeniden düşünmek, kavgayla barışıklık arasındaki ikircikli duygu, düşünce durumlarının tuzaklı boşluklarını aşıp sağlam basılabilecek sağlıklı zemini oluşturmaya gayret etmek… Fakat bu psikolojik bir sağaltım süreci olmaktan ziyade, gecikmiş bir politik ve sosyolojik anlama çabası.
Çalışmanın, yetersiz bir adlandırmayla da olsa iletişimi kolaylaştırmak için ‘kişisel belgesel’ diyegeldiğimiz bir belgesel fotoğraf kategorisinin kapsamına dahil edebilecek bir aile belgeselinin hazırlık süreci olduğunu söyleyebilirim. Dahası, belgeselin çerçevesini oluşturmak için yol yöntem arayışının alenileşmiş, ortaklaşma alanlarının keşfi için paylaşıma açılmış hali de, diyebilirim. Ben bakıp, düşünüp, seçip; yeniden düşünüp yayınlarken ve yayınladıktan sonra düşünmeye devam ederken izleyenlere, bakanlara çarpıp geri dönenlerin takibini yapacağım. Böylelikle hikâye ya gelişip serpilecek ya da kim bilir nasıl bir kaygıya takılıp kalacak, tıkanacak, ilerleyemeyecek. Ailemin ama aslında ‘bir aile’nin görsel hikâyesinin olası gelişimine tanıklık etmek ve hatta sürecin ilerlemesine katkıda bulunmak isterseniz ayda bir burada buluşur, bakar, düşünür, yazar ve sonra sessizce dağılırız.
İlk fotoğraflara ilişkin notlarımı bu alanın harf sayısı kısıtlaması nedeniyle yorumlar kısmına koyuyorum. Kesintisiz okumak isterseniz Arşiv Kazısı’nın Facebook’taki hesabına bakarsınız; hem oradan takipte değilseniz takibe de alırsınız belki…
...
Aile, malum, iki farklı ailenin kesişme noktasında oluşuyor. Şimdi kesişme noktasından birkaç adım öncesine gidelim ve o iki ailenin tahlil etmeye kısmen de olsa imkân veren tasvirleriyle sakin bir başlangıç yapalım.
İlk fotoğraf, Ulusütçü ailesinden. Bulgaristan’dan göçmüşler, Rusçuk, Koşarna’dan. Eskişehir’e yerleştikten sonra devlet kapısına gidip “Ulusçu olsun soyadımız” demişler; memur “Ulusütçü” şeklinde yazmış. Dedem İbrahim, “Vardır devletin bir bildiği” diyerek sineye çekmiş, “Eziyetten kurtulduk ya, olsun varsın” demiş. Kardeşi Davut’un haytalıklarının hesabını Bulgar polisi hep dedemden sorarmış; az işkence görmemiş oralarda. Sınırdan geçince adeta yeniden doğmuş. Fotoğrafın merkezine karısı Feride yerleşmiş, yani anneannem. Fotoğraftaki konumu tesadüfi değil bence. Yazları bize geldiğinde benim odamda kalır, namaz kılacağı için Nastasia Kinski ve Brook Shields’in posterlerini indirtirdi duvardan. Diğerlerinden farklı olarak çıplak olmadığı halde Sezen Aksu’nunkileri de… Hoşgörü dini İslam, her yaz bizim evde, ergen heyecanlarını besleyen pop kültürü kendince böyle ezip un ufak ederdi ama otuz günün sonunda bütün posterler küllerinden doğardı yeniden. Lisede seçmeli din dersini seçmeyişimde bu yaz aylarının payı yok diyemem. Ulusütçü ailesinin fotoğrafına geri dönelim: Dede ile ninenin başlarının üstündeki dayım Süleyman. Önceleri bıçkın delikanlı, sonraları annesi gibi namazında niyazında bir hacı. Feride ninemin yanı başındaki çift belikli ‘sarı kız’, annem Nadiye. Öğretmen dayağı nedeniyle ilkokulu mezuniyetine birkaç ay kala bırakmış. Belki de bu sayede hakiki bir bilge olmuş. 16’sında babam Orhan ile evlenmesini hem dönem şartları hem de toylukla açıklayalım; zira bilgelik zaman istiyor. Fotoğrafta teyzem Lütfiye yok çünkü daha yeni gelin olmuş. Yolculuğu Eskişehir’den Söke’ye uzanacak yıllar içinde.
İkinci fotoğrafta Tunca ailesi var. Bu fotoğrafın merkezinde ise Ali Rıza dedem yer alıyor; çeltikçi, lokantacı giderek meyhaneci. Tipik Trakyalı. Fotoğrafın sol arka tarafındaki iki kadından yaşlıca olanı dedemin annesi Elif nene, diğeri ise kız kardeşi, büyük halamız Fatma. Dedem daha çocukken aile Meriç nehrinin öteki kıyısından beriki kıyısına göçmüş; savaş zamanıymış. Sofulu’dan Büyükdoğanca’ya… Bir Küçükdoğanca bir de Büyükdoğanca varmış. Büyük olan hızla daha da büyüyünce hem ilçe yapmışlar hem de adını Meriç olarak değiştirmişler. Bu bilgiyi de, aslında Alevi-Bektaşi olduğumuzu da taa 20’li yaşlarımın sonunda tek başıma Meriç’teki askerlik şubesine gittiğim gün civardaki ihtiyar akrabalarla sohbet ederken öğrenmiş, kontrolümü kaybetmeden ciddi bir şok geçirmiştim. Bu bahis uzun, ileride döneriz muhtemelen. Fotoğrafta dedemin iki yanında çocukları var. Şimdi bu şekilde söyleyince komik olacak ama ne yapayım: Babasının dizinin dibindeki küçük oğlan çocuğu benim babam. Evet, adı Orhan. Ortaokuldan itibaren askeri okula gidecek, sonra sıhhiyeci hava astsubayı olarak tam manasıyla devletin askeri haline gelecek. Eskişehir’e tayin olduktan sonra bir gün karşı komşularının 16’sındaki ‘sarı kızı’ Nadiye’ye yürek çalan bir bakış atacak, yana doğru düşürdüğü kepiyle annemin aklına girecek.
Fotoğraftakilerle tanışmaya devam edelim… Ali Rıza dedemin diğer yanında halam Sabiha duruyor. Hep sert bakışlı, hep pamuk kalpli. Onun başının üstündeki çift belikli kadın babaannem Emine. Onun ailesi de dedeminki gibi Sofulu’dan göçüp gelmiş Meriç’e. Aynı yoldan, aynı günlerde… (Emine’nin fotoğrafın merkezinde durmuyor olması sizi yanıltmasın, bu sadece bir tesadüf, şimdilik bu kadarını söyleyeyim.) Babaannemin belikleri yıllar içinde beyazlarken bir gün tek örgüye dönüşecek ama hep beline kadar uzun kalacak. Gündüzleri kendi etrafında dolandırılıp firketeyle tutturulan bir topuz haline getirilen belik, beyaz tülbentin altına saklanacak. Uyku vakti gelip de topuz açıldığında ise o belik, gece yarısı uyandığımda koklayabileyim diye sabaha kadar ve çocukluğum boyunca avuçlarımın içinde duracak.
Bugünlük burada duralım. Mart ayında da belki Ali Rıza dedemin 1932’de çektirip eve gönderdiği birkaç askerlik fotoğrafına bakarız. Görüşmek üzere…






Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumunuzu, etik ve yasal sorun oluşturmadığı takdirde birkaç gün içinde onaylanıp yayınlayacağım. Katkınız için teşekkür ediyorum.