mag aylık / 2026
4 / 10 Mayıs 2026
Nadiye’nin Henüz Küçük Bir Sarı Kız Olduğu Zamanların Hikâyesi
Nadiye, Bulgaristan’daki Rusçuk’a bağlı Koşarna köyünde, 1937 senesinde doğdu. Evin en küçüğüydü. Adından ziyade Sarı Kız diye çağırılırdı.
Sarı Kız’ın babası İbrahim, kardeşi Davut’un çetrefilli
işlerinden dolayı Bulgar polisi tarafından sorumlu tutulmaya, kardeşini ele
vermesi için ikide bir kaba dayaktan nitelikli işkenceye kadar ciddi şiddete
maruz kalmaya başlayınca daha fazla dayanamadı. Evini toprağını, anasını kardeşini
orada bıraktı; karısı Feride ile çocukları Lütfiye, Süleyman ve Nadiye’yi alıp trenle
Türkiye’ye göçtü. Aile Eskişehir’e yerleşti. Nüfus memuru soyadlarını kazara Ulusütçü diye kaydetti.
İlkokula Eskişehir’de başladı Nadiye. Beşinci sınıfa kadar
okudu. Son sınıfta öğretmeni bir temizlik kontrolü sırasında kimi öğrencilerin bitlendiğini
fark edince temizlik kolu başkanı olan Nadiye’ye bir sonraki kontrole kadar
arkadaşlarının bitlerden kurtulması için ne yapmaları gerektiğini onlara
öğretmesini tembihledi. Nadiye ne yaptıysa sorunu çözemedi, çocukların
bitlerden kurtulmasını sağlayamadı. Bir sonraki kontrolde bitlerin çocukların
kafasında halen cirit attığını gören öğretmen Nadiye’yi haşlamakla kalmadı,
epey bir dövdü de. Mezuniyetine aylar kala Nadiye bu yüzden okulu bıraktı.
Sene ya 1950’ydi ya da ’51… Daha 15’ine bile gelmemişti,
aklı oyundaydı. Sokakta, bahçede koşup oynayan bir çocuk olmasına rağmen talipleri
ortaya çıkmıştı. Babası İbrahim “Benim sarı kızım daha çocuk, ne evlendirmesi!”
diyerek görücüleri tersliyordu. İşte tam o günlerin birinde, bir ikindi vakti
Nadiye nefes alamadığını fark etti. Panikle üstünü başını yırttı, kendini
duvardan duvara vurdu. Ne dedilerse kâr etmedi, ne yaptılarsa yatışmadı. Annesi
Feride tam namaza duracakken, kriz geçiren kızını görünce önce dizlerini döve
döve ağladı, sonra da zaten kendinden geçmiş haldeki Nadiye’yi çok fena
hırpaladı. Yengesi Remziye olmasa durum daha da kötü olacaktı. Remziye Sarı Kız’ı
kayınvalidesinin elinden alıp arka bahçedeki küçük çardağa kaçırdı, sımsıkı
sarıldı, onunla beraber hıçkıra hıçkıra ağladı.
O günden itibaren her ikindi vakti, adeta vücut saati
kurulmuşçasına dakika sektirmeden krize girmeye başladı Nadiye. Dehşete
kapılmış gibi kendini paralayarak evden kaçmaya yeltendiği ilk günlerde abisi
Süleyman peşinden koştu, kucaklayıp geri getirdi. Sonrasında yine kaçmaması
için, kriz vakti yaklaştığında, nenesiyle yattığı, ahşap kepenkli pencereleri yaşlı
dut ağacına bakan rastık kokulu odaya kilitlendi. Ağlarkenki haykırışları günlerce
mahalleyi çınlattı; yumrukları ve tekmeleri evin çivit boyalı duvarlarını sarsıp
çatlattı.
Kimisinin “bir ay sürdü”, kimisinin “yaz boyu” diye
hatırladığı bu ikindi krizleri yarım saat ya sürüyor ya sürmüyordu. O görmeye
yürek dayanmaz halleri dakikalar içinde geçip gittiğinde geriye yorgun,
sersemlemiş; bazen elleri, bazen de yüzü gözü kan içinde, burnunu çekerek
hıçkıran küçücük bir çocuk kalıyordu. Sarı Kız her krizden sonra nenesinin
dizine yatıp uzun ve rüyasız bir uykuya dalıyordu.
Namazında niyazında, sert mizaçlı bir sofu olan Feride ve
dünya işleri ile ahiret işleri arasına makul bir mesafe koymayı bilen, eli de dili
de yumuşacık olan İbrahim’in evin neşesi küçük, sarı kızlarını göstermedikleri
doktor kalmadı. Dahiliyeciler, nörologlar, genel cerrahlar, hepsi de iyi bir
psikolog bulmalarını, mümkünse kızı Ankara’ya götürmelerini tavsiye etti. Ana
babasının “ne yapsak, ne etsek?” kararsızlığı yaşadığı günlerin birinde Nadiye,
ebelenmemek için yengesinden kaçarken zıplayıp bahçe duvarına tutunmaya
kalkıştı. Ayağı yerden kesilen ebelenemiyordu zira. Nadiye’nin duvarın
üstündeki kiremitlere tutunmasıyla, kiremitlerle beraber gerisin geri düşmesi
bir oldu. Korkudan beti benzi atan Remziye, kardeşi gibi sevdiği Sarı Kıza
sarıldı, sağını solunu yokladı; bir iki küçük çizik dışında bir şeyi olmadığını
anlayınca derin bir oh çekti ve hatta ikisi birden kahkahalarla gülmeye
başladı.
Remziye, Nadiye’yi yerden kaldırmaya çalışırken kiremitlerin
arasındaki bir kâğıt parçasını fark etti. Merakla uzanıp almaya kalkıştığında
bunun üçgen katlanmış bir muska olduğunu anladı, elini korkuyla geri çekti.
Nadiye’yi eve gönderdikten sonra arka bahçede kiraz toplayan kayınvalidesine
seslendi telaş içinde.
Feride dualar mırıldanarak, tövbeler getirerek muskayı aldı,
düşerse kırılacakmış veyahut dinamit gibi patlayacakmışçasına bir dikkatle taşıyarak
eve götürdü, kendisinden başka kimsenin yerini bilmediği yeşil bir teneke kuytuya
koydu.
Muskanın bulunması, öğle ile ikindi ezanı arasındaki o kısa
zamanda tüm mahallede duyuldu. Başını örtüp, tespihini kapan Feride’ye akıl
vermeye koştu. Kahveler, şerbetler içildi, yalandan ağlaşıldı, oyalı beyaz
tülbent kenarlarına gözyaşları silindi. Nadiye’nin kriz saati gelmeden hemen
önce herkes dağıldığında Feride’nin elinde siz deyin otuz üç, ben diyeyim
altmış altı üfürükçü hocanın adı ve adresi vardı. Yarından tezi yok anası
kızının elinden tutacak, sırayla bu hocalara gidilecek, büyüyü bozmaları için
ne gerekiyorsa yapılacak, ne istenirse verilecekti.
Sarı Kız’ın da, anası Feride’nin de şansı yaver gitti. İlk
hoca, muskayı yazanı bulmaları gerektiğini söyleyip anayla kızı başından savdı.
İkinci hoca muskayı görür görmez kimin yazdığını anladı, rakibini zora düşürmek
için hemen ismini verdi, nerede bulacaklarını söyledi. “Benden duymadınız amma!”
diye de ekledi elbet. Evde İbrahim “Yarın ben de geleceğim, gününü göstereceğim
o deyyusa!” diye hiddetlenip galeyana geldiyse de Feride “Olmaz!” dedi; “Allah
daha beterinden korusun bizi. Başımızı daha fazla ağrıtma sakın! Ben biliyorum
ne yapacağımı, karışma sen!” diyerek yumuşak huylu, iyi yürekli kocasını kolayca
sakinleştirdi.
Hiç unutulur mu? Bir perşembe günüydü; Odunpazarı’na doğru
çıkan sokaklardan birindeki gecekondunun kapısının önünde kuyruğa girmiş diğer
kadınları bir hışımla yararak üfürükçü hocanın odasına daldı Feride. Neredeyse
sürükleyerek oraya kadar getirdiği kızını bileğinden tutup hocaya doğru
savurdu: “Bu küçücük yavrudan, bu sabi sübyandan ne istedin be hoca!” diye
bağırdı. Pardösüsünün cebinden çıkardığı muskayı şaşkınlıktan dona kalmış
hocanın suratına çarptı. Eli ayağı titreyen üfürükçü muskayı alıp baktığında az
daha korkusundan bayılacaktı. “Ne… ne… nerden buldunuz bunu?” diye kekeledi
önce. Sonra da “Bu… bu… bunu b… b… ben yazmışım ama iyilik için ya… ya… yazmışım.
Sevenleri kavuşturmak için yazmışım.” diye döküldü. Feride o dakika anladı
neler olup bittiğini, adamın yakasına yapışıp muskayı kimin yazdırdığını
öğrenmeye çalıştı. Araya girenler hocayı zor aldılar Feride’nin elinden.
“Buraya her gelenin kim olduğunu nerden bileyim?” dedi üfürükçü, “Ama şimdi
sana başka bir muska yazacağım. Bu eskisini su kenarında yakacak, yenisini de
suya atacaksın. Kızın bir daha fenalaşmayacak, bunalıp kaçmaya kalkışmayacak,
merak etme.”
Mırıl mırıl bir şeyler geveleyerek yazdığı iki parmak
kalınlığında, iki karış uzunluğundaki kâğıdı “Kızım hele bir iyileşmesin, sen
yapacaklarımı o zaman gör hoca efendi!” diye bağırmaya devam eden Feride’ye
uzattı, başının daha fazla derde girmeyeceğini anlamanın rahatlığıyla elinin
tersini sallayıp “Git hadi kadın, git artık evine!” dedi beddua okurmuşçasına
bir sesle.
Feride, bileğinden yine sıkıca tuttuğu Nadiye’yi adeta
sürükleyerek yokuştan aşağıya doğru koştu. Bir bakkalın önünden geçerken
duraladı, içeri girip bir kibrit satın aldı. Salkım söğütlerin yeşiline
bürünmüş, benzersiz bir güzellikte akan Porsuk çayının kıyısına gelince hemen
oracığa çömeldi, kibriti çakıp birkaç kuru otla beraber eski muskayı
tutuşturdu. Kargacık burgacık yazılarla dolu kâğıt kül olup toprağa karışana
kadar bekledikten sonra avucunun içinde buruşturduğu yeni muskayı küçük bir top
gibi çaya fırlattı. Porsuk ne yapması gerektiğini biliyordu: Nadiye’nin
yüreğine çöreklenmiş sıkıntıyı söküp aldı, kıvrıla kıvrıla, ine çıka akan
sularıyla küçük kızın içini serinletti.
O günden sonra bir daha krize girmedi Nadiye. Oyun oynarken
büyümeye devam etti. 15’ine girerken bir biçki nakış kursuna başladı. Öğretmeni
Leman Hanım, kursuna gelen genç kızlara sadece dikiş dikmeyi değil, seküler
hayat tarzının bin bir türlü ayrıntısını da öğretiyordu. Kısa zaman içinde kızların
hemen hepsi modern Batı toplumlarının oturma kalkma, yeme içme, karşılıklı
konuşma ve hatta dans etme kural ve tarzlarını güzelce bellediler;
Cumhuriyet’in ilk çeyreğinden ikincisine geçilirken döneme uygun biçimde
formatlanmış oldular.
Nadiye halen bir çocuktu çocuk olmasına fakat bu, tam da
evlerinin karşısına taşınan, kepini sol kaşına kadar indirip, iri gözleriyle güzel
güzel bakan yeni mezun astsubaya abayı yakmasına engel değildi.
Orhan lacivert üniformasıyla sokağın başında göründüğünde
Nadiye’nin yüreği deliler gibi çarpmaya başlıyordu. Yengesini bezdirecek kadar
ısrarla sorup soruşturmasını, bu çavuşun kim olduğunu öğrenmesini istedi. Her
gün yeni bilgiler gelmeye başladı kulağına: Adı Orhan’dı. Trakyalıydı. Batı
Trakya’dan göçmüştü ailesi. 21 yaşındaydı. Evi annesi Emine ile birlikte
tutmuşlardı; babası Ali Rıza Meriç’te kalmıştı çünkü işlettiği bir lokantası
vardı ve tabi bütün eski Trakyalılar gibi rençberlik yapıyordu. Nadiye,
bahsedilen lokantasının aynı zamanda bir meyhane olduğunu iki üç sene; ailenin hüviyetlerinde
İslam olarak yazılmış inanışlarının da asimilasyon öncesinde Alevi Bektaşi
inancı olduğunu tam otuz beş sene sonra öğrenecekti.
Nadiye’nin çocuksu merakıyla yeni komşuları hakkında bilgi
topladığı, geliş gidiş saatlerini ezberlediği günlerde hava sıhhiye astsubayı
Orhan da boş durmuyordu. Sokağa girince adımlarını yavaşlatıyor, hep cilalı
olan makosenlerinin topuklarını yere normalden daha sert vurarak ses çıkarıyor,
kepini gözüne doğru indiriyor, sigarasını yakıyor, Nadiye bahçe kapısında
görünene kadar oyalanıyordu. Göz göze geldikleri anlarda dünya muhtemelen ikisi
için de çok güzelleşiyordu.
Bu aşk hali, biri 16’sına daha yeni girmiş kız çocuğuyla,
diğeri ergenlik sancılarını yatılı askeri okulda içine bastırarak dönüştürmüş
20’sindeki delikanlıyı 1953 yılının Eylül’ünde nikah masasına oturttu.
Eskişehir’deki orduevinde yapılan düğünde Nadiye, yengesinin de desteğiyle
kendisinin diktiği gelinliği giydi. Düğün boyunca fotoğrafçının çektiği onlarca
fotoğraf için poz verirken objektife hiç bakmadı. Nereden duyduysa, doğrudan
objektife bakmadığı takdirde çocuk ruhunu teslim etmeyip koruyabilecekti. Fakat
bakışları, düğün salonundan ayrılırken bindiği otomobilin penceresinden son bir
fotoğrafını çekmeye çalışan fotoğrafçıya yakalandı. Bu, Sarı Kız’ın hikâyesinin
sonuydu ve Nadiye için ilk hikâyeden çok daha zoru başlamak üzereydi.
Nadiye ile Orhan’ın birkaç yıl içinde, Yıldırım ve Filiz adlarını verdikleri iki çocukları oldu. Eskişehir’den, İzmir’e, İzmir’den Diyarbakır’a uzandı yolları. Hiç hesapta olmayan ben de işte o zaman, orada hikâyeye dahil oldum.
(Nadiye ile Orhan’ın düğününde çekilmiş bu fotoğrafların ilk ikisini çekildikleri kadrajı hiç değiştirmeden fakat geçen zamanın hissi gibi fotoğraflara sinen sarımtırak rengi düzeltip siyah beyaz olarak buraya koyuyorum. Orijinal halleri aslında daha geniş bir alanı gösteren diğer fotoğrafları ise, “Biraz yaklaşırsam belki seslerini de duyarım” diyerek, tercih ettiğim bir yakınlıkta yeniden kadrajladığım için böyle görüyorsunuz.)
3 / Nisan 2026
Orhan ve Nadiye'nin Eskişehir'de Kesişen Çocuklukları
Yunanistan’dan ayrı zamanlarda göçmüş Emine ile Ali Rıza’nın
iki çocuğundan küçüğünün adı Orhan; artık biliyorsunuz, yani babam. İlkokulu Edirne, Meriç’te
okumuş. Sonra nasıl olduysa askeriyede okumasına karar verilmiş. Daha 12-13
yaşında bir bebeyken ağlaş meleş anasının kucağından koparılıp taa Konya’ya
gönderilmiş. Aslında subay olmak istermiş ancak Meriç’teki askerlik şubesinde
bir memurun verdiği yanıltıcı bilgi yüzünden sınava giremeyince elde kalanla,
astsubaylıkla yetinmiş.
Annem Nadiye de evinin en küçüğüymüş. Bulgaristan’da doğmuş.
O daha bebekken Bulgar polisinin baskısından bezen babası İbrahim ve annesi Feride,
aileyi toparlayıp Türkiye’ye kaçırdıklarında yerleştikleri Eskişehir’de
büyümüş. Mısır püskülü gibi sarı saçları nedeniyle Nadiye’den ziyade Sarı Kız diye
anılmış. Bütün hayatı boyunca olacağı gibi daha küçükken de aklı başında, eli
becerikliymiş.
Orhan’ın hasretliği 1946’da başlamış, 1951’deki mezuniyete
kadar sürmüş. Annesi Emine oğlunun santim santim büyümesini, 13’ünden 18’ine
kadar geçen yıllar boyunca çektirip yolladığı fotoğraflara yaşlı gözlerle bakarak
izlemiş. Orhan onca yıl pek nadir gidip gelmiş yanlarına ama bulduğu her
fırsatta “gedikli sönük hayalini ebedi bir hatıra” olsun diye ailesine
postalamış. Bu sönük hayaller Meriç’teki evin ayna kenarlarını günden güne
doldurmuş.
Nadiye’nin ilkokulu bitirmesine sadece birkaç ay kalmış ve temizlik kolu başkanlığı devam ederken rutin bir kontrolde sınıftaki bir arkadaşının saçlarında bit olduğunu fark etmiş öğretmen. Çocuğun sorumluluğunu Nadiye’ye vermiş. Nadiye ne yaptıysa, ne ettiyse sorunu çözememiş ve bu yüzden öğretmeninden fena bir dayak yemiş. O da, “öldürseniz bir daha okula gitmem!” diyerek isyan bayrağını çekmiş, okulu terk etmiş. Biricik babası dahil kimselerin ikna edemediği Nadiye okul önlüğüyle son fotoğrafını ağabeyi Süleyman ile yan yana durup çektirmiş.
Orhan 1951’de mezun olup 18’inde sıhhiye hava astsubay
olarak Eskişehir’e tayin edilince göçmen mahallesinde, kirası, düşük maaşına
uygun bir eve yerleşmiş. İlk zamanlarda karşı komşularının yüksek duvarlarla
çevrili bahçesinde kendisinden birkaç yaş büyük yengesiyle koşup oynayan 13
yaşındaki Sarı Kız’ı fark etmemiş bile.
Zira ikisi de hala çocukmuş…
2 / Mart 2026
‘Aniden Çıkardığı Resimler’de Ali Rıza Dedemin Silik Hatırası
Ali Rıza dedem… Babamın babası… Ankara’daymışız; biz ailecek gezmelerde, o ise evde kendi başınayken kalbi tutmuş, oracıkta düşüp kalmış. Ben Diyarbakır’da doğalı beş seneyi, dedem Diyarbakır’da yaptığı askerlikten döneli 33 seneyi geçmişken erkenden göçüp gitmiş. Yazlık sinema dönüşlerinde omuzlarına oturup kafasına yaslanarak uyuduğumu hakikaten hatırlıyor muyum, yoksa tekrar tekrar anlatılanlardan kokusu bile olan bir anı mı yarattım kendime, bilemiyorum. Dedem bende bu kadar… Bir de yıllar sonra babam ile her neden gittiysek, bir Ankara yolculuğunda mezarının başında duruşumuzu hatırlıyorum. Tam doğrusu şöyle: Babam mezar taşının tozunu toprağını elleriyle temizlerken aniden dizlerinin üzerine çöküp kalıyor. O vakte kadar çenesinin titrediğini, göz pınarlarının kırpıştığını görmediğim adam birden hıçkırıklara boğuluyor. Sanki, 50 yıldır zayıflık olduğunu düşündüğü için ağlayamadıklarını da yüreğine çağırıp, doya doya ağlıyor. Bu yüzden hatırladığım mesela dedemin mezar taşı değil, babamın Ankara’nın ayazına karışan çığlık çığlığa ağlayışı… Babam ki tek bir kelimesiyle çocukluğumu kulaklarından tavana asan, tek bir bakışıyla gençliğimi nefessiz bırakan asker emeklisi koca bir adam!
Ali Rıza dedemi de iyi kötü bütün yönleriyle hatırlamayı çok isterdim. Mesela bu askerlik fotoğraflarının arkasındaki hikâyeleri…
1932’de Diyarbakır’da olduğunu biliyorum, ‘valide’sine yolladığı bazı fotoğrafların arkasında yazıyor. Ne kadar kaldı, neresindeydi, neler yaptı? Bugün bile utanmamızı gerektiren işlere zorlandı mı? Diyorum ya sene 1932… Bir vali var o günlerde şehirde, Ankara’dan gelen kararları ikiletmeden uyguluyor; Karacadağ’ın kara bazalt taşıyla örülü surların bir kısmını şehri genişletme gerekçesiyle yıktırıyor. Askerden başka kime yaptıracaklar? Top atışıyla mı, dinamitle mi her nasıl yıktılarsa… İnsan olan merak etmez mi?
Dedem de gülleyi getirenlerden, dinamiti taşıyanlardan, fitili ateşleyenlerden miydi acaba? Bir Diyarbakırlınınki kadar olmasa da kulaklarında kalmış mıydı mı patlamanın yankısı? Diyarbakır ve ötesinden bahis açılınca kafamın içinde başlayan, başladı mı da bitip tükenmeyen bu uğultu yoksa dedemden mi miras?
Ali Rıza dedemin askerlik yaptığı günlerde çektirdiği bu birkaç fotoğraf ve fotoğrafların arkasına kendi eliyle ve eski Türkçeyle “aniden çıkardığım bu resimler” diyerek yazdığı birkaç satır olmasaydı, bir muhacir, Meriç kıyılarında bir çeltikçi, kasaba meydanında gönlü bol bir meyhaneci olarak çok daha silik bir portresi kalacaktı aklımda. Şimdiyse, neredeyse yüz yıl öncesinden gelen bu fotoğraflar sayesinde ve fakat fotoğrafların anlatmakta kifayetsiz kaldığı, hiçbir vakit öğrenemeyeceğim ancak hayal edebileceğim hikâyelerle yeniden kurguluyorum dedemi.
1 / Şubat 2026
Ulusütçü ve Tunca Ailelerinin Takdimi
Arşiv Kazısı-mag aylık’ın içeriği, adından da anlaşılacağı üzere ayda bir kez yenilenecek ve kendi aile albümümde yaptığım kazıda çıkan fotoğraflardan oluşacak.
Aileme ilişkin bu tümüyle kişiselmiş gibi görünebilecek içerik, ilerleyen zamanda bazı temsiliyetler üzerinden umuyorum ki ortaklaşabileceğimiz farklı anlamlar ve duygular üretilmesine olanak tanıyacak. Benim için de ayrıca bir dizi özel ve önemli anlamı var bu çalışmanın: Öğrenmek, hatırlamak, yaşanmış ile yaşanmış olabilecekler arasında ince bir çizgide hafızanın özgün oyunlarına alan bırakmak, nadiren de olsa yeni bir gerçeklik tasarlayıp başka türlü bir kurgunun peşine düşmek… Daha önce farklı vesilelerle defalarca yaptığım gibi aile mefhumu üzerine yine ve yeniden düşünmek, kavgayla barışıklık arasındaki ikircikli duygu, düşünce durumlarının tuzaklı boşluklarını aşıp sağlam basılabilecek sağlıklı zemini oluşturmaya gayret etmek… Fakat bu psikolojik bir sağaltım süreci olmaktan ziyade, gecikmiş bir politik ve sosyolojik anlama çabası.
Çalışmanın, yetersiz bir adlandırmayla da olsa iletişimi kolaylaştırmak için ‘kişisel belgesel’ diyegeldiğimiz bir belgesel fotoğraf kategorisinin kapsamına dahil edebilecek bir aile belgeselinin hazırlık süreci olduğunu söyleyebilirim. Dahası, belgeselin çerçevesini oluşturmak için yol yöntem arayışının alenileşmiş, ortaklaşma alanlarının keşfi için paylaşıma açılmış hali de, diyebilirim. Ben bakıp, düşünüp, seçip; yeniden düşünüp yayınlarken ve yayınladıktan sonra düşünmeye devam ederken izleyenlere, bakanlara çarpıp geri dönenlerin takibini yapacağım. Böylelikle hikâye ya gelişip serpilecek ya da kim bilir nasıl bir kaygıya takılıp kalacak, tıkanacak, ilerleyemeyecek. Ailemin ama aslında ‘bir aile’nin görsel hikâyesinin olası gelişimine tanıklık etmek ve hatta sürecin ilerlemesine katkıda bulunmak isterseniz ayda bir burada buluşur, bakar, düşünür, yazar ve sonra sessizce dağılırız.
İlk fotoğraflara ilişkin notlarımı bu alanın harf sayısı kısıtlaması nedeniyle yorumlar kısmına koyuyorum. Kesintisiz okumak isterseniz Arşiv Kazısı’nın Facebook’taki hesabına bakarsınız; hem oradan takipte değilseniz takibe de alırsınız belki…
...
Aile, malum, iki farklı ailenin kesişme noktasında oluşuyor. Şimdi kesişme noktasından birkaç adım öncesine gidelim ve o iki ailenin tahlil etmeye kısmen de olsa imkân veren tasvirleriyle sakin bir başlangıç yapalım.
İlk fotoğraf, Ulusütçü ailesinden. Bulgaristan’dan göçmüşler, Rusçuk, Koşarna’dan. Eskişehir’e yerleştikten sonra devlet kapısına gidip “Ulusçu olsun soyadımız” demişler; memur “Ulusütçü” şeklinde yazmış. Dedem İbrahim, “Vardır devletin bir bildiği” diyerek sineye çekmiş, “Eziyetten kurtulduk ya, olsun varsın” demiş. Kardeşi Davut’un haytalıklarının hesabını Bulgar polisi hep dedemden sorarmış; az işkence görmemiş oralarda. Sınırdan geçince adeta yeniden doğmuş. Fotoğrafın merkezine karısı Feride yerleşmiş, yani anneannem. Fotoğraftaki konumu tesadüfi değil bence. Yazları bize geldiğinde benim odamda kalır, namaz kılacağı için Nastasia Kinski ve Brook Shields’in posterlerini indirtirdi duvardan. Diğerlerinden farklı olarak çıplak olmadığı halde Sezen Aksu’nunkileri de… Hoşgörü dini İslam, her yaz bizim evde, ergen heyecanlarını besleyen pop kültürü kendince böyle ezip un ufak ederdi ama otuz günün sonunda bütün posterler küllerinden doğardı yeniden. Lisede seçmeli din dersini seçmeyişimde bu yaz aylarının payı yok diyemem. Ulusütçü ailesinin fotoğrafına geri dönelim: Dede ile ninenin başlarının üstündeki dayım Süleyman. Önceleri bıçkın delikanlı, sonraları annesi gibi namazında niyazında bir hacı. Feride ninemin yanı başındaki çift belikli ‘sarı kız’, annem Nadiye. Öğretmen dayağı nedeniyle ilkokulu mezuniyetine birkaç ay kala bırakmış. Belki de bu sayede hakiki bir bilge olmuş. 16’sında babam Orhan ile evlenmesini hem dönem şartları hem de toylukla açıklayalım; zira bilgelik zaman istiyor. Fotoğrafta teyzem Lütfiye yok çünkü daha yeni gelin olmuş. Yolculuğu Eskişehir’den Söke’ye uzanacak yıllar içinde.
İkinci fotoğrafta Tunca ailesi var. Bu fotoğrafın merkezinde ise Ali Rıza dedem yer alıyor; çeltikçi, lokantacı giderek meyhaneci. Tipik Trakyalı. Fotoğrafın sol arka tarafındaki iki kadından yaşlıca olanı dedemin annesi Elif nene, diğeri ise kız kardeşi, büyük halamız Fatma. Dedem daha çocukken aile Meriç nehrinin öteki kıyısından beriki kıyısına göçmüş; savaş zamanıymış. Sofulu’dan Büyükdoğanca’ya… Bir Küçükdoğanca bir de Büyükdoğanca varmış. Büyük olan hızla daha da büyüyünce hem ilçe yapmışlar hem de adını Meriç olarak değiştirmişler. Bu bilgiyi de, aslında Alevi-Bektaşi olduğumuzu da taa 20’li yaşlarımın sonunda tek başıma Meriç’teki askerlik şubesine gittiğim gün civardaki ihtiyar akrabalarla sohbet ederken öğrenmiş, kontrolümü kaybetmeden ciddi bir şok geçirmiştim. Bu bahis uzun, ileride döneriz muhtemelen. Fotoğrafta dedemin iki yanında çocukları var. Şimdi bu şekilde söyleyince komik olacak ama ne yapayım: Babasının dizinin dibindeki küçük oğlan çocuğu benim babam. Evet, adı Orhan. Ortaokuldan itibaren askeri okula gidecek, sonra sıhhiyeci hava astsubayı olarak tam manasıyla devletin askeri haline gelecek. Eskişehir’e tayin olduktan sonra bir gün karşı komşularının 16’sındaki ‘sarı kızı’ Nadiye’ye yürek çalan bir bakış atacak, yana doğru düşürdüğü kepiyle annemin aklına girecek.
Fotoğraftakilerle tanışmaya devam edelim… Ali Rıza dedemin diğer yanında halam Sabiha duruyor. Hep sert bakışlı, hep pamuk kalpli. Onun başının üstündeki çift belikli kadın babaannem Emine. Onun ailesi de dedeminki gibi Sofulu’dan göçüp gelmiş Meriç’e. Aynı yoldan, aynı günlerde… (Emine’nin fotoğrafın merkezinde durmuyor olması sizi yanıltmasın, bu sadece bir tesadüf, şimdilik bu kadarını söyleyeyim.) Babaannemin belikleri yıllar içinde beyazlarken bir gün tek örgüye dönüşecek ama hep beline kadar uzun kalacak. Gündüzleri kendi etrafında dolandırılıp firketeyle tutturulan bir topuz haline getirilen belik, beyaz tülbentin altına saklanacak. Uyku vakti gelip de topuz açıldığında ise o belik, gece yarısı uyandığımda koklayabileyim diye sabaha kadar ve çocukluğum boyunca avuçlarımın içinde duracak.
Bugünlük burada duralım. Mart ayında da belki Ali Rıza dedemin 1932’de çektirip eve gönderdiği birkaç askerlik fotoğrafına bakarız. Görüşmek üzere…






Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumunuzu, etik ve yasal sorun oluşturmadığı takdirde birkaç gün içinde onaylanıp yayınlayacağım. Katkınız için teşekkür ediyorum.