mag haftalık / 2026

10/ 05 Nisan 2026
İstanbul'un '2. Bienal'i - 1989


Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bugün 1989 yılında düzenlenen 2. İstanbul Bienali’nden bazı fotoğraflar paylaşıyorum. Fotoğrafların ilk kısmını sanatçı Metin Deniz’in, Şan Tiyatrosu’nun yıkıntısında sürdürdüğü enstalasyon hazırlıklarına dair izlenimler oluşturuyor. Deniz’in birçok insandan aldığı alçı kalıplarla ürettiği figürler sandalyelerle birlikte kompoze edilip, bir piramit biçiminde Sultanahmet’te sergilenmişti.   

Arşiv Kazısı’nda birkaç konser ve oyunun sahnesi olarak daha önce görmüş olduğunuz Şan Tiyatrosu’nu yok eden ve siyasal İslamcı militanların aynı dönemdeki yoğun tehditleriyle bağlantılandırılarak sabotaj sonucu çıktığına kanaat getirilen büyük yangından geriye kalan dört duvardan ibaret mekâna Metin Deniz’in işleri geçici de olsa yeniden ruh kazandırmıştı.

17-18 yıl sonra da biz bir grup fotoğrafçı olarak muhteşem bir fotoğraf festivali düzenleyip, açılış seramonisini de Şan Tiyatrosu’nda yapmış, isini karasını yılların silip atamadığı duvarlarına bir süreliğine adeta biz de can aşılamıştık. UlisFotoFest’ten ilerleyen zamanda uzun uzun bahsederken Metin Deniz’in atölye olarak değerlendirdiği günleri de yeniden hatırlarız.

Bugünkü fotoğraf dizisi Deniz’in “İsimsiz” adlı enstalasyonunun hazırlık süreciyle başlıyor ve Aya İrini’deki birkaç Bienal sergisi görüntüsüyle, bazı sanatçıların portreleri ve eserlerinden fotoğraflarla devam ediyor. 2. İstanbul Bienali’nden aklımda en çok kalan eserlerden biri olan Mustafa Altıntaş’ın ‘Marx’ çalışmasına şimdiden dikkatinizi çekeyim. Bir de Sarkis’i “kafes” çalışmasıyla birlikte fotoğraflarken çok heyecanlandığımı söyleyeyim. Fotoğrafın netsiz olmasından anlaşılıyordur zaten.

Fotoğraflar, sanatçı Erol Eti’nin Kumkapı sahilindeki (yeri konusunda çok emin değilim) yunuslu enstelasyonu ile yine Aya İrini bahçesindeki heykelinin önünde fotoğrafladığım ancak ismini kaydetmediğim için yazamadığım bir kare ile bitiyor.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Şan Tiyatrosu, Elmadağ; Aya İrini, Sultanahmet; Kumkapı, İstanbul, 1989
















9/ 28 Mart 2026
Erguvan Şenlikleri: 
Tuncel Kurtiz’den Şeyh Bedreddin Destanı, Fotoğrafçılardan Don Atlet Tezgâhı


Çatalca’da yapılan Erguvan Şenlikleri’ni biliyorsunuzdur. 1990’lardaki ilk şenliklerden birine bir grup fotoğrafçı olarak katılmıştık. ‘Katılmıştık’ demeyeyim de, ‘gitmiştik’ diyeyim. Hikâyesi uzun olmamakla beraber bir hayli trajikomik…

Önce şunu söyleyeyim: Ne yapıp ettiysem fotoğraflarını gördüğünüz şenliğin hangi yıla ait olduğunu hatırlayamadım da, araştırmama rağmen bulamadım da. Bu paylaşımı gören dostlardan bazıları umuyorum ki oradaki birkaç günümüze dair hatırladıklarını yazar da ‘Evet, tabii ya!’ diyerek rahatlarım.

Gelelim o günlerden hatırımda kalanlara…

Bir grup genç basın fotoğrafçısıydık. Fena halde işsizdik. Çalıştığımız dergiler, gazeteler ya kapanıyor, ya el değiştiriyor ya da ekip değişikliğine gidiyordu. Çoğumuz girdiğimiz işlere kazık çakacak insanlar da değildik işin doğrusu. Kafası bozulan, haksızlığa uğrayan ertesi günü pek de düşünmeden basar istifayı ayrılırdı. Öyle zamanlardı; içimiz serin, geçim derdimiz büyüktü. İşte tam o günlerin ortasında, kim akıl etti hatırlamıyorum –hatırlasam da söylemem- içimizden biri iç çamaşırı alıp satmanın epey kârlı bir iş olduğunu söyledi. Toptan alacak, pazarda perakende satacaktık. Gerçekten! Fikir bu kadar basitti. Sabahmış, Hürriyetmiş, Tempoymuş, Aktüelmiş, kadroymuş, 212’ymiş, basın kartıymış… bir kalemde geçtik hepsini! Gedikpaşa mıydı orası, neresiydi… Para denkleştirdik, hatta biraz da borçlandık galiba, gidip Yenikapı’nın iç taraflarında küçük atölyelerde üretilen donlardan, atlet ve fanilalardan düzinelerce satın aldık. Hedef hafta sonu yapılacak Çatalca Erguvan Şenliği’nde pazar tezgâhı açıp don atlet ne varsa satmak, cebimize üç beş kuruş koyup İstanbul’a öyle dönmekti. O vakitler, evet, Çatalca’dan, Büyükçekmece’den falan “İstanbul’a” gidilirdi, “İstanbul’dan” gelinirdi. Oralara İstanbul muamelesi yapılmazdı. Benim gibiler de hiç mi hiç şaşırmazdı buna. Ne de olsa Bakırköy’den, Bahçelievler’den, Merter’den “İstanbul’a” gidip gelenlerdendik. İstanbul Topkapı'dan başlardı. Hayır, Fatih Sultan Mehmet zamanında değil, 1970'lerde...

Hikaye kısa demiştim, öyle gerçekten, bitti bile. O iç çamaşırlarından neredeyse hiç satamadık. Züğürt Ağa’nın “domates” diye bağıramaması gibiydi durumumuz. Utana sıkıla bir iki bağırmışızdır, “Üç lira! Beş lira! Üç al iki öde!” falan demişizdir de yine de olmamıştır neticede. Olmamıştı yani… Ve tabii sonrasındaki günlerde gazeteciliğe kös kös geri dönmüştük hepimiz.

Fotoğraflarda bizim tezgâh yok. Neden hiçbirimiz çekmedik acaba? Ama Çatalca’nın Topuklu çeşmesinin olduğu meydandan Tuncel Kurtizli fotoğraflar görebileceksiniz. Çeşmenin suyu bile akmayı bırakmış, durup kulak kesilmişti o akşam: Kurtiz, Şeyh Bedreddin Destanı’nı okuyordu çünkü.

Fotoğraflarda şenliği şenlik yapan çalgıcı çingeneleri, folklorcu gençleri, mahalleliyi, misafirleri de görüyorsunuz. Tuncel Kurtiz’in de yer aldığı, üç kişinin birbirine sarıldığı fotoğrafta yüzü bize dönük olan kişi de Raif Ertem mi acaba? Deniz Gezmiş’in mapusane arkadaşlarından, 90’larda kimseye garip gelmeyen biçimde çevreci ve avcı olan, Cumhuriyet yazarı Raif Ertem… İyi tanıyanlar doğrulasın lütfen.

Fotoğraflarda belgesel sinemanın önemli isimlerinden İsmet Arasan da yok. Niye yok, diye de soruyorum kendime? Şenlik boyunca çok yoğun olduğu için mi yoksa biz tezgah başından pek ayrılamadığımız için mi denk düşememişiz? Çatalcalı olan Arasan o senenin organizatörlerinden biri değil miydi? Bütün bunları okursa, iki satır yazarak unuttuklarımı hatırlamama yardım eder mi?

Bu da son soru olsun: Birlikte pazarcılık da yaptığımız gazeteci, fotoğrafçı dostlarımdan o birkaç güne dair bir kelam gelir mi dersiniz?

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Çatalca, İstanbul, 199?







8/ 22 Mart 2026 
Türkiye’de Çekilen Kürtçe Dublajlı İlk Kürt Filmi:Siyabend û Xece - 1991

80’li, 90’lı yıllar boyunca en sevdiğim yönetmenlerden biri Tunç Başaran’dı. Onun "Uzun İnce Bir Yol" filminin Ayvalık’ta, Şeytan Sofrası’ndaki çekimlerini Tempo dergisi için iki günlüğüne takip etme şansı bulmuştum. Ayvalık’tan döndükten çok kısa bir süre sonra bu kez çekimlerine Van’da başlanacak olan başka bir filmin setine doğru yola çıktım. Yine bir iki günlüğüne diyerek başlayan yolculuğu uzatıp altı yedi gün boyunca ekiple beraber köy köy, dağ tepe dolaşma fırsatı yaratacaktım kendime.

İlk Kürt filmi olarak lanse edilen Mem û Zin’den hemen sonra dönemin ünlü yönetmenlerinden Şahin Gök, Kürt mitolojisinin en bilinen destanlarından Siyabend û Xecê (Siyabend ile Xece)’yi Hüseyin Erdem’in senaryosu üzerinden çekiyordu. Havaalanından bindiğimiz taksi ile otele geldiğimizde ilk karşılaştıklarımdan biri Tarık Akan olmuştu. Kaşlarını çatarak bir süre bana baktı ve “Sen beni mi takip ediyorsun?” dedi ve gülümsedi. Daha bir iki ay öncesinde Tunç Başaran’ın setinde fotoğrafladığım Akan’ı şimdi de burada bol bol fotoğraflayacaktım

Çantaları odaya koyup lobiye geri döndüğümde bu kez Yılmaz Erdoğan ile karşılıklı “Vay! Sen de mi buradasın?” diyerek sarılmıştık. Yılmaz, yakın zamana kadar Levent Kırca’nın skeç yazım ekibindeydi. 1989’da genç yetenek sayıldığı için Sokak dergisi adına portrelerini çekmiştim ve devamında da Cihangir’de mahalle arkadaşı olmuştuk. Van’da karşılaşmak güzel bir sürprizdi. Yılmaz övünerek “Gel, ben sana burada Kürt kültürünü anlatayım uzun uzun” deyip köylerde çocuklara Kürtçe şarkı söyletmeye çalıştı ilk bir iki gün boyunca. Bulduğu Kürtçe türkü söyleyebilen tek çocuk da bir jandarma güzellemesi okuyunca Yılmaz, "Van'da böyle, sen Hakkari'ye gel asıl" diyerek Van'da yapacağı kültürel tanıtımdan vazgeçmişti.

Film setinin ilk birkaç günü çevreye, koşullara alışmakla geçmişti ki film çekimlerinin durdurulması yönünde siyasi baskının arttığı haberleri yavaş yavaş kulağımıza ulaşmaya başladı. Hemen peşi sıra çekim yaptığımız köyler askerler tarafından basıldı, havaya ateş açma şovlarına varıncaya kadar baskı, şiddet el arttırdı; gerilim inanılmaz yükseldi. Tarık Akan dahil, oyuncuların bir kısmıyla teknik ekibin bir kısmını filme devam etme yönünde ikna etmek güçleşmeye başlamıştı. Gerginlik, ekip içindeki ilişkileri epey zorluyordu.

Benim bir haftalık tanıklığımdan sonraki günlerde baskılar devam ettiyse de kayda değer bir hasar oluşmadan film kazasız belasız tamamlandı ve oyuncular Kürtçe konuşamadıkları için Kürtçe dublaj ile vizyona girdi. Böylelikle Siyabend û Xece, Kürtçe dublajlı ilk film olarak kayıtlara geçmiş oldu.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Van, 1991















7/ 8 Mart 2026 - 8 Mart Özel


İlk Kadın Kurultayı İstanbul’da Yapıldı- 1989

Türkiye’deki kadın hareketinin en önemli kilometre taşlarından biri olan ve İHD Kadın Komisyonu’nun çağrısı üzerine, Beşiktaş’ta bir düğün salonunda düzenlenen I. Kadın Kurultayı, 19 Mayıs 1989’da başlamıştı.

Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen 2 binden fazla kadının katıldığı üç gün süren kurultayda yaşanan yoğun tartışmalar, kadın örgütlenmelerinin ve bazı sol çevrelerin uzun süre gündeminde kaldı.

I. Kadın Kurultayı hakkında daha detaylı bilgi almak için aşağıdaki linklerden Çatlak Zemin ve BiaNet’i ziyaret edebilirsiniz.

#8MartDünyaKadınlarGünü
Fotoğraflar: Yücel Tunca

https://catlakzemin.com/19-mayis-1989-istanbulda-uc-gun.../
https://bianet.org/.../paker-89-kadin-kurultayi-ilkler...











6/ 1 Mart 2026


Dört Mevsim İstanbul'un Diğer Fotoğrafları Başka Bir Arşiv Kazısından Çıktı! - 1989

Tam iki hafta önce, Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta, “Lütfi Akad’ın Son Film Setinden” başlığı altında çalıştığım ikinci film olan Dört Mevsim İstanbul setinden altı fotoğraf paylaşmış, bu sette çektiğim diğer fotoğrafların neden arşivde olmadığını bilmediğimi ama bir gün bir yerlerden çıkarlarsa onları da paylaşacağımı yazmıştım. Hayat gerçekten sürprizlerle dolu!


Film ile ilgili önceki paylaşımımdan hemen sonra, fotoğraf dünyamızın değerli fotoğrafçılarından Ahmet Sabuncu gönderdiği mesajda, benim kayıp olduğunu düşündüğüm fotoğrafların, muhtemelen kendisinde olduğunu belirtmişti. Meğer Ahmet Bey, Dört Mevsim İstanbul filminin benden önceki fotoğrafçısıymış ve ben onun bıraktığı yerden işe devam etmişim. Kendisinin de tam olarak hatırlamadığı biçimde, bir zaman sonra yapım ekibinden bir çalışan film setinde çekilen tüm filmleri Sabuncu’ya teslim etmiş. Ve ne zaman ki Sabuncu fotoğrafları dijital ortama aktarmaya başlamış, dosyadaki bazı fotoğrafların kendisine ait olmadığını o zaman fark etmiş. Nihayetinde Arşiv Kazısı’ndaki paylaşımımı görüp, okuyunca konu büyük ölçüde aydınlığa kavuşmuş. Bunun üzerine büyük bir incelik gösterip önce bana mesajla durumu anlattı, ardından da o vakte kadar dijital ortama aktardığı, kendisine ait olmadığını düşündüğü fotoğrafları bana ulaştırdı. Fotoğrafların negatifleri de yakında elime ulaşacak. Ahmet Bey’e ne kadar teşekkür etsem yetersiz kalacak.

İlginç olan bir nokta daha var: Ahmet Bey’den gelen fotoğraflar arasında bana da ait olmadığını düşündüğüm 100’e yakın fotoğraf bulunuyor. Bunlar da hiç tanımadığım, bulunduğumu hatırlamadığım mekânlarda, tanımadığım insanların yer aldığı fotoğraflar… Muhtemelen film çalışmasının benim dahil olmadığım aşamalarında ya da günlerinde sette bulunanlardan biri ya da başka bir görevli fotoğrafçı tarafından çekilmiş olmalılar. Bir gün bu fotoğrafların sahibi de ortaya çıkar diye umuyorum.

Bu pazar, elime ulaşan bu son fotoğraflardan Lütfi Akad ağırlıklı, kamera arkasındaki ekibin yer aldığı bir seriyi paylaşıyorum. Arşivimde fotoğrafı yok diye üzüldüğüm sevgili Sunar Kural Aytuna’nın fotoğraflarını da görebileceksiniz bu kez. Ayrıca görüntü yönetmeni Gani Turanlı’nın da farklı fotoğraflarını da…

Bir not daha düşeyim: Geçmiş yıllarda çektiğim fotoğrafları kronolojik bir sıraya sokarken bazen hatırlama zorluğu yaşıyorum. Notlarım, not defterlerimle bilgiyi netleştiremiyorsam internetteki bilgilerden yararlanıyorum mecburen. Dört Mevsim İstanbul filminin setinde hangi yıl çalıştığım konusunda da böyle bir belirsizlik içinde bulmuştum kendimi. Ve en nihayetinde filmin yapım tarihi olarak kesinleştirilmiş olan 1990 tarihini kullanmaya karar vermiştim daha önceki paylaşımlarımda. Fakat ve de ne güzel ki elime ulaşan bu son fotoğraflardan birinde yer alan klaket (çekim bilgisi tahtası) görüntüsünü büyüttüğümde o günkü setin Mart 1989 olduğunu gördüm. Bu durumda Dört Mevsim İstanbul setinde 1989’da ve şubat - mart aylarında çalıştığımı söyleyebilirim artık.

Son olarak: İlerleyen zamanlarda Dört Mevsim İstanbul setine geri döneceğiz.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - 1989





















5/ 22 Şubat 2026


Küskün Ferda Ferdağ, Eğlenceli Sezen Aksu - 1985

Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bu pazar yine küçük iki fotoğraf serisi var. Siyah-beyaz fotoğraflarda bir dönemin ünlü popüler kültür emekçilerinden oyuncu Ferda Ferdağ’ın (Fikriye Dumrul) bir protesto performansı yer alıyor. Sinema ve müzik dünyasının çeşitli meslek örgütlerinin ilgisizliğini protesto ettiği, yalnız bırakılmış olma duygusunun ağırlığıyla planladığı bu performansı 1990 yılının başlarında, o dönemde yaşadığı evde yapmıştı. 1937 doğumlu Ferdağ, 2024 yılında aynı sitem ve küskünlükle aramızdan ayrılmıştı.

Okumak isterseniz, Ferda Ferdağ hakkında onun ölümünün hemen ardından etkileyici bir yazı yazan ve kendisini de bu yazıyı yazdıktan iki ay sonra kaybettiğimiz Mesut Kara’nın Evrensel’de yayınlanan metnini hatırlatmış olayım:
https://www.evrensel.net/.../ferda-ferdag-bu-genc-kiz...

İkinci seride ise bir kez daha Elmadağ’daki eski Şan Tiyatrosu’na gidiyoruz. “Sezen Aksu Söylüyor Müzikali”ndeyiz. 1985 yılında büyük ilgi uyandıran müzikal Sezen Aksu’nun yanı sıra İlyas Salman ve Sevil Üstekin gibi ustaları ve hatta Cem Özer gibi oyuncuları da barındırıyordu. Bol müzik, ortalama bir mizah ürünü eğlenceli skeçlerle bezeli müzikali yine İÜ BYYO’dan kalabalık bir grup arkadaşımla izlemiş, izlerken dört beş kare de fotoğraf çekmiştim. Sezen Aksu fanatiği 19 yaşında bir gencin oyunun ortasında fotoğraf çekme arsızlığını hoş görürsünüz umarım.
Müzikalin videolarına göz atmak isterseniz You Tube’daki çeşitli hesaplardan bakabilirsiniz.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Şan Tiyatrosu, Elmadağ, İstanbul, 1985







4/ 15 Şubat 2026

Lütfi Ö. Akad, Dört Mevsim İstanbul filminin setinde. 1990 - F: Yücel Tunca

Lütfi Akad’ın Son Film Seti - 1989

Çalıştığım ikinci film seti TRT için çekilen Dört Mevsim İstanbul’un setiydi.  Sinemamızın efsane yönetmenlerinden Lütfi  Ömer Akad’ın yönettiği son filme yetişmiş olmak ne büyük bir heyecandır tahmin edersiniz. Set fotoğrafçısı olarak görev aldığım bu dört bölümlük TV filminden altı fotoğraf koyuyorum buraya. Bu arada, tüm ayrıntısını öğrenemedim fakat film nasıl olduysa bir süre kaybolmuş! Bulunduktan sonra hem 2012’de Documentarist kapsamında hem de 2016’da İstanbul Modern’deki Lütfi Akad sergisi kapsamında yeniden izleyici ile buluşturulmuş.

Dört Mevsim İstanbul bir süre kaybolmuş ya, tuhaftır benim de o sette çektiğim fotoğrafların önemli bir kısmı kayıp! Öyle aman aman, çok düzenli, aşırı disiplinli fotoğrafçı tarzında değilse de kendi iç düzeni olduğunu düşündüğüm arşivimden filme ilişkin biri tekrar çekimi olan yedi karenin çıkmasına oldukça şaşırdım ve üzüldüm doğrusu. Başka klasörlerdeki konuların arasına mı karıştılar yoksa aradan geçen 37-38 yıl içinde bir yerlerde ya da birilerinde mi kaldı da kaybolup gittiler, bilemiyorum. Fotoğrafların devamı, tıpkı filmin bulunması gibi bir gün bir yerlerden çıkarsa onları da mutlaka paylaşırım.

Fotoğrafların üçünde Lütfi Ö. Akad’ı göreceksiniz. Esasen başrolünde İstanbul’un olduğu, İstanbul’u anlatmak için çektiği bu dört bölümlük yarı belgesel film/dizinin çekimleri sırasında belli bir mesafeden de olsa Akad’ı tanıma şansı bulmuş, yılların belirgin yorgunluğuna rağmen filmi tamamlamak için büyük efor sarf ettiğini görmüştüm. Hatta bazı günler öyle yorgun oluyordu ki set “motor” demeye hazır durumdayken Akad, “paydos” diyerek hem herkesi şaşırtıyor hem de prodüksiyonu zora sokuyordu. Fakat setteki herkesin hocasıydı, Akad’ın kararları bütçeyi ve ekibi zorlasa da saygıyla karşılanıyordu.

Film setinde sadece Lütfi Akad’ı değil, ikinci yönetmenin, yönetmen asistanının ne işe yaradığını tam olarak anlamamı sağlayan Sunar Kural Aytuna’yı da tanımıştım. Gazetecilik geçmişi de olan, hayata içselleşmiş biçimde soldan bakan harika bir insandı. Lütfi Akad’ı da, Sunar’ı da hep büyük bir saygıyla hatırlıyorum. Sunar’ın çektiğim fotoğraflarını bulamadığım için ayrıca üzgünüm.

Fotoğraflarda Akad ile birlikte şapkasıyla ayırt edilebilecek diğer kişi de filmin görüntü yönetmeni, bir başka sinema efsanesi Gani Turanlı. Çekimler sırasında plana bağlı olarak objektif seçimi yapmasındaki titizlik ve isabetli kararlarla beni inanılmaz etkilemişti. O da aramızdan değil artık.

Arşiv Kazısı’ndan çıkanlar arasında, filmin İstanbul’dan başka iki başrol oyuncusu Ayla Algan ve Haluk Kurtoğlu’ndan da birkaç fotoğraf var. Ayla Algan’ın oyunculuğunu izlerken birkaç kez dalıp gittiğimi, fotoğraf çekmeyi unuttuğumu anımsıyorum. Neyse ki provalar uzun, çekimler çok tekrarlıydı da atladığım bir plan olmamıştı. Algan ve Kurtoğlu’nu da saygıyla anmış olalım bu vesileyle.

Arşiv Kazısı’nda, ekibin bir parçası olarak ya da gazeteci kimliğim ile bulunduğum başka setlerden de fotoğraflar çıkacak. Önümüzdeki haftaların “mag”larında onları da paylaşacağım.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – İstanbul, 1989 








3/ 1 Şubat 2026

Üçnokta’da Bir Söyleşi: “12’den Sonra Roma’ya Doğru”

1985 yılı olmalı… İÜBYYO’da gazetecilik eğitimi alırken benim gibi şiir, edebiyat meraklısı bir grup arkadaşım ile adını “Amatör Yazın Kulübü” koyduğumuz bir çalışmanın içine girmiştik. Yazdıklarımızı değiş tokuş edip, okuduktan sonra da bunlar hakkında konuşuyor, toplantılarda okuduğumuz kitapları birbirimize anlatıyorduk. Bu heyecanlı buluşma bizi bir yıl içinde önce bir şiir kitabı (Irmak – Nevzat Çalışkan, Yılmaz Öztürk, Yücel Tunca) çıkarmaya, hemen peşi sıra da bir dergi hazırlamaya yöneltti.


Bu uzun girizgah konuyu Üçnokta Aylık Kültür Sanat Dergisi’ne ve oradan da Arşiv Kazısı-Mag Haftalık’ın bu haftaki fotoğraflarına getirmek içindi. Üniversite’nin üçüncü sınıfındayken hazırlıklarına başladığımız Üçnokta dergisini bir ara ayrıca anlatsam ne güzel olur. Zira kesinlikle şahane bir hikaye. Azıcık çıtlatayım: Yarı zamanlı çalıştığımız Banko adlı bir at yarışı dergisi vardı. Cağaloğlu’ndaydı bürosu. Sahibi Hasan Saydam büronun anahtarını ve dergi için kullanabileceğimiz bazı malzemeleri heyecanımızla heyecanlanıp vermişti bize. İşte öyle bir yerde, boyumuzu aşacağını düşünmeden, düşünsek de aldırmadan hazırlamaya ve yayımlamaya başlamıştık dergiyi. Daha ilk sayıda memleketin en çok satan üç kültür sanat dergisi arasında yerimizi almıştık. Bazı sayılarımız Adam Sanat’tan ve Varlık’tan fazla satılınca da keyiften dört köşe olmuştuk elbette.

Durum böyle olunca dönemin sanat dünyasından kimlere kimlere “Gençleri dışlıyor musunuz? Sanat ortamındaki hegemonya hakkında ne düşünüyorsunuz?” türünden soruları yöneltip yazı dizisi halinde “soruşturma” açıyor; alternatif müziğin öne çıkan isimlerini bir odaya doldurup uzun sohbetler yapabiliyorduk. İşte bugün yayınladığım fotoğrafları o uzun sohbetlerden birinde, Üçnokta için çekmiştim.

Dergiyi hazırlarken pek çok konuda ve her daim hayatımızı kolaylaştıran “abilerimiz”den Bülent Başıbüyük’ün ilettiği söyleşi talebini Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Haluk Özkan ve İlhan İrem kabul etmiş, yalnızca Ahmet Kaya vakti olmadığını söyleyerek kibarca reddetmişti. Yeni Türkü’den Tuğrul Bayrak, Ezginin Günlüğü’nden Nadir Göktürk, Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları, Haluk Özkan ve İlhan İrem ile hangi müzik firmasına ait olduğunu unuttuğum bir ofisin küçücük odasına sıkış tepiş oturmuş, Bülent Başıbüyük ve sınıf arkadaşım Yılmaz Öztürk soruları sorarken ben de odadakilerin fotoğraflarını yoğun sigara dumanına yenilmeden çekmenin telaşına düşmüştüm.

Bugün, yedi-sekiz fotoğrafın yanı sıra toplamda dört sayı çıkarabildiğimiz Üçnokta’nın kapaklarını ve Rosa Luxemburglu, mavi kapaklı üçüncü sayıda yer alan söyleşinin sayfalarını da görmenizi istedim. Üçnokta’yı daha sonra ve daha uzun mutlaka anlatacağım. Unutursam, hatırlatırsınız.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - İstanbul, 1987


2 / 25 Ocak 2026

Özcan Tekgül, New Gross Survivors ve Reggae’ye Saygı Duruşu Niyetine…


Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bu pazar iki ayrı konuya ilişkin fotoğraflar paylaşıyorum. İlki, 1970 ve 80’lerin popüler kültürünün önemli aktris ve dansözlerinden Özcan Tekgül’ün emeklilik dönemine ait portreleri… Bu fotoğrafları Sokak Dergisi için 1989’da çekmiştim.

İkinci konu ise geçen hafta olduğu gibi yine bir konser… Bu kez fotoğraflarda Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahne alan rock grubu New Gross Survivors ve onları dinlemeye gelen benim gibi binlerce genç yer alıyor. Büyük olasılıkla benim ilk açık hava konseri deneyimim. İÜ Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan kalabalık bir arkadaş grubuyla izlemeye gitmiştik. Benim ve birçok okul, sınıf arkadaşımın göründüğü son kareyi sevgili dostum Metin Karaşahin’in çektiğini tahmin ediyorum. Öte yandan konserin Hürriyet ile ne ilgisi var, hiç bilmiyorum. İnternette sağa sola biraz baktım fakat konsere ilişkin hiç bilgi ve habere rastlamadım.

12 Eylül faşist darbesinden birkaç yıl sonra yapılmaya başlanan bunun gibi konserlerde rockçı gençleri gözlemlemek bana ve bir grup yakın arkadaşıma iyi geliyor, ufkumuzu açıyordu. Fotoğraflar arasında İstanbul Üniversitesi’nde okuyan Sudanlı arkadaşlarımızın görüntüleri de var. Özellikle kırmızı kıyafetinden tanıyabileceğiniz Osman ve onun arkadaşları, Beyoğlu gecelerimizi uzun yıllar boyunca önce Rıddım’da, sonraları da Nayah’ta reggae ile renklendirdiler, müzik dinleme ve dans kültürümüze yeni anlamlar kattılar. Dün de böyle düşünürdüm, hala da böyle düşünüyorum: İsyan müziklerinin en güzelidir reggae.

Fotoğraflar: Yücel Tunca





1 / 18 Ocak 2026

Şan Tiyatrosu'nda Nilüfer ve Johnny Logan Konseri

Nilüfer ve Johnny Logan’ın Şan Tiyatrosu’ndaki konseri büyük ilgi görmüştü. Konserde MFÖ (Mazhar, Fuat, Özkan) alt grup olarak sahneye çıkmıştı.

Dönemin en önemli sahnelerinden biri olan Şan Tiyatrosu, Muzır Müzikal adlı oyunun oynandığı sırada, radikal İslam yanlılarının tehditleri sonrasında 7 Şubat 1987'de çıkan şüpheli yangında tümüyle tahrip oldu, kullanılamaz hale geldi.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - Elmadağ, İstanbul, 19 Ekim 1984









 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

‘Seçilmiş Kardeş’im, Özdemir Hocam, Maden İşçileri ve Ekoloji Savunucuları İçin Bir Saygı Yazısı

Mekânlar Ve Tarzlar Arasında Dolaşan Bakış: 'Hal', 'Köprü' ve 'Kule'

Türkiye Solunda Birlik Arayışı: Kuruçeşme’den Sosyalist Birlik’e - 1990