mag haftalık / 2026

18/ 12 Temmuz 2026

Genco Erkal, Asiye Nasıl Kurtulur’da - 1985

Vasıf Öngören’in Asiye Nasıl Kurtulur oyununu 1972’den itibaren sahneye koyan Genco Erkal’ı ve oyunu 1985 yılında, 19 yaşımdayken izleme ve birkaç kare fotoğrafını çekme şansı bulmuştum. Muammer Karaca Tiyatrosu mu yoksa başka bir sahnede miydi, bu kısmını hatırlamıyorum. Gence Erkal oyundan sonra kuliste bir grup izleyiciyi ağırlayıp Asiye Nasıl Kurtulur oyunu üzerinden kendilerine yöneltilen baskıdan söz etmişti.

Fotoğraf: Yücel Tunca – İstanbul, 1985






17/ 5 Temmuz 2026

Nurdan Sözgen’in Anısına Bir Veda Yazısı - 1990'dan 2026'ya

Aynı okuldan bir iki yıl arayla mezun olduk. Nurdan (Sözgen) ile okul yıllarında değil de 1990 yılında Güneş gazetesinde çalışmaya başlayınca tanıştık. Şahane bir ekibin parçasıydık Güneş’te. Hep olduğu gibi yine uzun sürmeyecekti. 100 kişinin işten çıkarılacağı haberini duyunca sendika işyeri temsilcisi Merdan Yanardağ’ı aradım. Nurdan ile Zonguldak’ta bir yerdeydiler. “Bir şeyler yapmak lazım!” dedim. Merdan “Ben dönmeden hiçbir şey yapmayın sakın” dedi. Söz dinledik. Pazartesi günü 100 arkadaşımız işten atılmış, Merdan Yanardağ ise gazetenin yöneticilerinden biri haline gelmişti. Biz de sadece bir iki kişi öfkeyle istifa ederek kesif bir işsizliğin ortasına attık kendimizi.

Nurdan bir süre daha devam etti Güneş’te. Çalıştığımız yerler farklılaşsa da dışarıda sürekli birlikteydik. Fethi (İzan) da dahil sendikalara emek temalı dia gösterileri yapmaya giderdik. On basın fotoğrafçısı bir araya gelip ONYX kolektifini kurduğumuzda henüz 90’ların başındaydık.

Panorama ve Turkuaz dergilerinde yeniden buluştuk Nurdan ile. 1992-93 yıllarında işimizin de, hayatımızın da muhtemelen en heyecan verici, en hareketli dönemini geçirdik birlikte.

Tam yeni bir gazeteye hep birlikte adım atacaktık ki beni tutup askere götürdüler. Sekiz, dokuz ayın sonunda kışladan çıktığımda arkamdan usul usul gelen turuncu Vosvosun tavan penceresinden fotoğrafımı çekerek beni deliler gibi mutlu eden iki kişiden biriydi Nurdan. İkincisi Alaaddin (Savaş)’di ve “Osman”ın direksiyonundaydı. Çakmak kıçıyla kapaklarını açtığımız bir kasa birayı kucağıma koyup oradan kaçırdılar beni!




90’ların ortalarında Fethi ile beraber İstanbul Saydam Günleri’ni Piya Kültürevi çatısı altında başlattığımızda katılmasını çok istememe rağmen Nurdan bu işin dışında kalmayı tercih edecekti.

90’ların sonlarına yaklaşırken Hürriyet dergi grubunun çeşitli dergilerinde çalışmaktan Nurdan da, ben de çok bunalmıştık, kendimize bir kaçış yolu arıyorduk. Muhittin (Tüylüce) de bizim kafadaydı, üçümüz Galatasaray’daki Olivya Han’ın birinci katındaki kocaman daireyi kiralayıp stüdyo fotoğrafçılığına soyunduk. Beyoğlu’nu bilen bilir, “manda batmaz”ın üst katındaydık.

İlk çekimlerimizden biri olan armatür işinde nikelajlı yüzeylerdeki yansımamızı bir türlü ortadan kaldırmayı beceremeyince o tür işleri Muhittin’e bıraktık. O öğrendi ve kısa zamanda kendi stüdyosunda hızla ilerledi. Gül (Gülbahar) ve Mehtap (Yücel)’ın da kısmen dahil olduğu yeni stüdyo düzeninde hepimiz yine ticari fotoğrafın farklı alanlarında çabalamaya devam ettik. Ben bağımsız fotoğraf editörlüğü, dergi ve etkinlik fotoğrafçılığı yapıyor, bunların yanı sıra atölyeler düzenliyordum. Nurdan ise moda fotoğrafında yıldızlaşıyor, fotoğrafları dergi kapaklarında ve kuşe sayfalarda ışıldıyordu.

1999 Marmara Depremi’nde Olivya Han ciddi hasar görünce neredeyse ağlayarak taşındık oradan, Şişli taraflarına gittik. Evlerimiz yine Cihangir’deydi, metro yeni açılmıştı, stüdyo ile Beyoğlu yani evimiz arası 15 dakikayı geçmiyordu.

O zamanlar Galatasaraylıydık ikimiz de. Takımın Avrupa Şampiyonluğu’nu mu, Süper Kupa’yı almasını mı, işte neyse, onlardan birini Taksim’de kutlamıştık. Sözümüzü nedense dinleyen bir grup taraftarı yönlendirerek küçük anarşizan işler yapmış, sonra kahkahalarla gülerek gidip adamakıllı içmiştik.


Bir dizi neşeli günden sonra Şişli’de 2001 krizine yakalandık, iş güç sıfırlanınca stüdyomuzu kapatmak zorunda kaldık. Cihangir camiinin altındaki kahvede çay içerken bir başka stüdyo fotoğrafçısı hemen oracıktaki stüdyosuna katılmamızı teklif etti. Gidip gördük, hoşumuza gitti, anlaştık. Mesela o korkunç 11 Eylül olayını o stüdyonun üst katındaki bilardo salonunda takip ettik.

Üçlü stüdyo ortaklığı uzun sürmedi, anlaşmazlıklar baş gösterdi. Nurdan, ayrılmaya karar verdiği gün kapıdan çıkıp gitmeden önce dönüp bana baktı. “Gelemem!” dedim içim acıyarak. "Peki..." der gibi başını sallayıp çıktı. Birkaç ay geçmeden aynı noktaya geleceğimi elbette biliyordum ama o an yapamadım. Öyle de oldu, ben de kapıyı çarpıp çıktım bir müddet sonra.

Ne var ki Nurdan ile çoğu zaman paralel ve hatta çakışan yol çizgimiz artık ayrılmıştı birbirinden. 20 yıldan uzun bir süre ayrı düştük. O uzun yıllar boyunca iş yerlerimizdeki hikâyeler, kahvehanelerdeki, sokaklardaki, Hayal Kahvesi’ndeki, Levent’teki, Çatalca’daki, Cağaloğlu’ndaki hikâyeler yan yana dizildi, her fırsatta anlatıldı. Nurdan’ı kadın zanneden arkadaşlarım anlattığım hikâyelere bu yüzden hep daha fazla şaşırdı. Hatta bir zamanların fenomeni Tan gazetesi Nurdan ile ikimizin ortak çalışması olan Galatasaray Kadınlar Hamamı işimizi tam sayfa alıntılayıp “Panorama dergisinin kadın fotoğrafçıları çekti” diyerek başlık atacaktı.

Köpekler, merdivenlere sığmayan gardroplar, taa Güney Afrika’dan alınıp getirilen ayakkabıların daha ilk gece parçalanması, “Bu saatte işe gelinir mi?” diye soran haber müdürüne verilen efsane “Geldiğime şükret!” cevabı, Çeşme’den Akdeniz’e uzanan tatiller, arsız Ali’nin başından aşağıya bira döken turiste duyduğumuz hayranlık…

Geçtiğimiz yıl Bergama’da Vedat’ın (Ateş) otelinde buluşup, uzun uzun sarıldığımızda ve birbirimizin gözlerinin içine baktığımızda neredeyse yirmi beş yıl önce kesintiye uğrayan dostluğun yeniden filizlenme ihtimali olduğunu acaba ikimiz de hissetmiş miydik? Belki biraz zamana ihtiyaç vardı. Bir ay kadar önce Nurdan’ın da Bergama’ya taşınmasıyla o ihtiyaç duyduğumuzu düşündüğüm zaman işlemeye başlamıştı. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım. Fakat aslında zamanımız yoktu ve biz bunu bilmiyorduk.

Birkaç gün önce sonsuz yolculuğuna çıktı Nurdan. İçinde yaşamaya devam edeceği onlarca şahane hikâye bırakarak gitti. Ben de kahramanın adının çoğu zaman Nurdan, bazen duruma, ortama göre de Nuri olduğu bu hikâyeleri anlatmaya devam edeceğim.

Yücel Tunca – Bergama, İzmir, 3 Temmuz 2026



16/ 28 Haziran 2026

Modern Dans İle Tanışma - 1989 veya 1990


Fotoğraf arşivimde dans fotoğraflarının sayısı az olmakla birlikte, o az sayıdaki fotoğrafı çektiğim anların hissi nedeniyle bendeki yerleri ayrıcalıklıdır. Özellikle de modern dans performanslarını görüntülemek çok etkileyici bir deneyim bir fotoğrafçı için.

Bugün, kuvvetle muhtemeldir ki çektiğim ilk dans performansından olan bu fotoğrafları paylaşıyorum. 1989 ya da ’90 yılı olmalı. Basılı olarak arşiv dosyasına koyduğum, negatiflerini bulamadığım bu fotoğrafları, daha önce yayınladığım birçok fotoğraf gibi Sokak dergisindeyken çekmiştim. O nedenle tarih notu düşmemiş olmama karşın 89 ya da 90 yılında çektiğim kesin bilgi.

1989, memlekette modern dans alanında sahne alacak olan ilk grubunun kurulduğu yıl. Turkuaz Modern Dans Topluluğu… Onların bir performansında mı çektim acaba diye soruyorum kendime. 89 yılı Türkiye’de henüz dans festivallerinin yapılmaya başlanmadığı hatta Tiyatro Festivali’nin de ilk kez yapıldığı bir yıl. İnternette izini sürüp doğru bilgiyi bulamadım. Yine Arşiv Kazısı’nı takip edenlerden gelecek bilgileri bekleyeceğiz.

Şu notu da düşeyim: 2000’lerin başlarında stüdyomu (2004’te Galata Fotoğrafhanesi’ne dönüştürmüştük) Galata’ya taşıdığımda çok geçmeden çevremizde birden fazla modern dans stüdyosunun açıldığına tanıklık etmiştik. Bunların içinde en uzun soluklu olanlardan İstanbul Dans Buluşma ile aynı binadaydık. Piya Kolektifi döneminden sevgili dostum Aytül Hasaltun ve eşi Kemal Bozkurt’un yönetimindeki İstanbul Dans Buluşma’da izleme şansı bulduğumuz, bazılarını öğrencilerimle birlikte fotoğrafladığımız performanslar hakikaten unutulmazdı.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – İstanbul, 1989 ya da 1990











15/ 7 Haziran 2026

Galata Şenliği, Kamondo Han, Zen ve 9/8’lik Hayaller - 1995


30 yıl öncesinin Galata’sına gidip bir mahalle şenliğinin fotoğraflarına bakalım bugün. 1995’in 9 Haziran’ında yapılan 4. Galata Şenliği’ndeyiz.

Galata kulesi ve etrafındaki mahallenin bir bölümü 1989 yılında hükümet tarafından turizm merkezi olarak ilan edilmiş. Böylelikle, yıllar yıllar sonra “Kültür Yolu Festivali” aldatmacasıyla ticari tezgaha oturtulacak olan Taksim-Tarlabaşı-Tünel-Galata-Karaköy hattının ilk pazarlama faaliyetinin yolu açılmış. 20. yy’ın özellikle ilk yarısı boyunca Rum, Ermeni ve Musevileri kovarak, sürerek, yok edilerek çökülen mülkler kısa sürede değersizleşmiş, kentin çöküntü alanlarından biri haline gelmiş. Bu çöküşün başlarındaki Galata’yı mesela İlhan Berk çok güzel anlatmış. (Okumadıysanız hiç durmayın, adı Galata olan kitabı hemen alın.)

Galata-Tophane hattı, 50’lerden sonra Anadolu’nun içlerinden doğan göç seline kapılıp gelenlerle Çingenelerin ortak mahallesi haline gelmiş. Karaköy’e doğru inerken Yüksekkaldırım’dan sapan Zürafa Sokak’taki kerhaneler nedeniyle bu çevreye pek de iyi gözle bakılmamış, “şurada yaşasak ne güzel olur” dememiş kimse. Benim de kamyon tutup, evimi de, stüdyomu da oraya taşımama daha beş-altı sene varmış… Evrensel gazetesinde çalışırken gelen faks sayesinde Galata Şenliği’nden haberdar olup gitmişim 9 Haziran’da.


Öğleden sonra olmalı, belediye bandosu eşliğinde birileri Kule’den inmeye başladı dağcılar gibi. Hezarfan’ın güya uçup gittiği kuleden iki dağcının iple aşağı sarkması mahalleliyi heyecanlandırmıyor. Aslında herkes gün batımında başlayacak müzikli, danslı gerçek şenliği bekliyor.

Bugün artık “mutenalaşmasını” neredeyse tamamlamak üzereyken aniden bastıran turist yığınlarının ve komik kıyafetli, genç, orta üst sınıf tayfanın ayakları altında kimliksizleşen mahallenin Kule’sinden ve Doğan Apartmanı’ndan sonraki en meşhur binası olan Kamondo Han’ın yıkıntısına kurulu sahnede Zen müzik grubu çalarken ulaşıyorum esas şenlik alanına. Vakti zamanında Nazım Hikmetlerin, Abidin Dinoların, İlhan Berklerin gidip geldiği Kamondo Han yıllar sonra Kazak petrolcüler tarafından restore edilecek, içindeki daireler, hesabına aklımızın yetmeyeceği milyon dolarlarla aklınızın almayacağı insanlara satılacak. Ama buna daha vakit var, dedim ya, sene 1995.


Zen grubundan biri bağırıyor: “Kamondo Han’ı ben koruyorum!” Öyle bir konsept var anlaşılan. Binanın sağına soluna fotoğraflar yansıtılıyor dijitalsiz günlerin tıkır tıkır çalışan analog projeksiyonlarından. Kimin düzenlediğini hatırlamadığım bu naif mahalle şenliği devam ederken henüz hiç kimse 20 sene sonra oralarda moda günleri yapılacağını, Bahar Korçan’ın, erken ölümünden önce Galata’yı moda dünyasına pazarlamaya çalışacağını, sokaklarda defileler düzenleneceğini bilmiyor. Modacılardan önce, mahalledeki kiralar şehrin başka yerlerine göre daha ucuz olduğu için, bir dünya sanatçı-sepetçinin mahalleye akın edeceğini, dansçıların, ressamların, tiyatrocuların, fotoğrafçıların, caz müzisyenlerinin, performansçıların kiraladıkları dairelerden mahalle sokaklarına can, ışık ve aşk taşıracaklarını da henüz kimse bilmiyor. Hatta sanatçıların dükkânlarına taşlı sopalı saldırılar olacağını da henüz bilen yok. Sınıf çatışması da olmayacak bu, kültür çatışması da… Ranta uyanacak Anadolu göçmeni mahalleli. Ama ranta uyanacak mahalle sakinlerinin karanlık sokaklara bakan evlerini ve dükkanlarını daha zengin birilerine pazarlayabileceklerini fark etmeleriyle başlayacak yeni döneme az bir vakit daha var. O gün gelene kadar durum stabil ve işte şenlikte eğleniyor tüm mahalle.

Zen’den galiba hemen sonra bir Çingene düğünü canlandırması başlıyor. Darbuka sesi sokakların tekinsizliğine merhem oluyor. Bir Trakyalı olarak ben de, fotoğraf çekmeyi falan bırakıp darbukanın ritmine bırakıyorum kendimi.

9/8’e ayak uydurmaya çalışırken, bir duvarı kırmızıya boyalı, bir duvarı tuğla örülü kocaman bir fotoğraf stüdyosu hayal ediyorum. Sonra stüdyo kalabalıklaşıyor. Derslikler ekleniyor arkalara doğru. Sergilerin, festivallerin, kitapların, dergilerin toplantılarını yapıyoruz akşamları bir dünya güzel insanla. Öyle bir hayal ki bu, üst katlardaki dansçı arkadaşlar ellerinde şarap şişeleriyle gelip tam karşıdaki binada darbuka dersleri veren bir üstadın konserine çağırıyorlar bizi.

Ertesi günün hayalinde, gözaltına alınan arkadaşımız için kol kola girip sokakları tutuşturuyoruz sloganlarımızla. “Dokunan yanar!” diyen arkadaşımızı zalimlerin elinden alıp kulenin gölgesinde kahve içmeye koşuyoruz.

Hayalin bir yerinde hanın çaycı abisi gelip yabancıların Galata’dan ev almaya çalıştığını, onlara ev satanın vatan haini kabul edilmesi gerektiğini söylüyor. Üç gün geçmeden vedaya geliyor çaycı abi; evini bir Fransız’a, Alibeyköy’den üç ev, iki araba alabileceği bir paraya sattığını söyleyip fırıldak gibi döne döne gidiyor.

Hayalin en güzel yerlerinden birindeyse dükkânın sahibi olan adam çıka geliyor. Selam verip tam oturacakken duraksıyor ve belinden silahını çıkarıp sehpaya koyuyor. Kirayı beş katına çıkarmamı istiyor.

Silahı görünce ister istemez başka bir dükkâna sıçrıyor hayal, şenliğin yapıldığı alanının bir sokak altındaki bir dükkâna... Ucuz ama tam bir virane. Elini yüzünü düzeltmek için çok uğraşıyoruz. Oluyor, çok da güzel oluyor. Yine kalabalıklar, yine dersler, yine sergiler, yine festivaller, güzel dergiler, güzel kitaplar, unutulmaz isyan günleri… Zaman akıyor. Akıyor akmasına da Galata akıl dışı bir hızla değişiyor. Galata bir kez daha kabuk değiştirir gibi sakinlerini değiştirme sancısı çekiyor. Hayal artık hayal olmaktan çıktığında 8/9’la oynamayı bırakıp şenlikten kan ter içinde ayrılıyorum.

Sene 1995. 10 Haziran sabahı. Kahvaltıda Galata’ya taşınma bahsini açınca “Saçmalama!” diyor arkadaşlar, “Kerhane dibine taşınılır mı?”

4. Galata Şenliği’nden 6 sene sonra yine bir haziran günü, 16 yıl yaşayacağım, çalışacağım, hayaller kuracağım mahalleye, Galata’ya taşınıyorum.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Galata, Beyoğlu, İstanbul, 9 Haziran 1995





15/ 24 Mayıs 2026

Ben Bir Ceviz Ağacıydım Gülhane Parkı'nda - 1989

Temelleri zaten yarım yamalak atılmış memleket demokrasisinin askeri darbelerle, katliamlarla; yargısız infaz, kaybetme, işkence, parti kapatma, gazete bombalama, gazeteci ve akademisyen katletme, muhalif hapsetme, yasa ve anayasa tanımama şeklinde uzayıp giden saldırılarla örülü tarihinde şimdi de bir mutlak butlan başlığı açıldı. Üstelik bu başlık demokrasinin defteri yakın bir vakitte -nihai olarak- dürülmeden önceki son başlık olabilir. Bunu hazmetmek; iki sosyal medya paylaşımı yapmanın ve bir iki ‘kontrollü’ eyleme katılmanın dışında aciz bir seyirci şeklinde olup bitene bakakalmak aklı da kalbi de yoruyor. Arşiv Kazısı’na on gün kadar ara vermemin sebebi budur. Öte yandan ‘karanlığın sonu bir ulu şafak’ diye bilip, söylediğimiz için ve buna tutunmaya çalışarak, hayat her şeye rağmen devam edecek diyoruz; ediyor da... Bugün Arşiv Kazısı’nı, kaldığım yerden sürdürmemin sebebi de bu olsun.

Yine kesif bir karanlığın içinden geçtiğimiz günlere dönüyorum. 24 Ocak, 12 Eylül tarih olarak geçmiş ve fakat içimize sinip kalmış. Baskılar, işkenceler devam ediyor. Siyasi cinayetlerin eli kulağında… İşçiler greve gidiyor, kitlesel yürüyüşler yapıyor. Yeniden örgütlenmeye başlamış üniversite öğrencileri okul bahçelerinde zorbaların düzenine karşı isyanın fitilini ateşlemeye çalışıyor.

Bir alt sokakta ya da bir üst caddede, hadi bilemedin yolun karşısında, içi ceviz ağaçlarıyla dolu bir parkta hayat devam ediyor. Sürgünden dönenlerin, dönemin pop ve arabesk kültürünün taşıyıcılarıyla sahneyi paylaştıkları kıpır kıpır bir şenlik yapılıyor.

CHP 12 Eylül’de kapatıldığı için onun yerine kurulan SHP’den seçilmiş Nurettin Sözen başkanlığındaki İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 1989 yazında Gülhane Parkı’nda yaz boyu devam eden bir şenlik düzenliyor. Ben de dönemin popüler müzisyenlerinin sahne performanslarını Sokak dergisi için fotoğraflıyorum o günlerde. 

Mesela bir Cem Karaca konseri… Sürgünden döndükten sonraki sözlerini, politik konumlanışını her ne kadar yadırgayıp bir miktar küstüysek de her şeye karşın o Cem Karaca! Ve sahneye çıkıp onun fotoğraflarını çekmek olağanüstü heyecan verici.

Bir başka sürgün Zülfü Livaneli… Şarkıları o kadar güçlü ki, tıpkı Cem Karaca’nın şarkılarını dinlerken hissettiğini onda da hissediyorsun: Şarkı bittiğinde devrim başlayacak! Livaneli konserinde bir de Yaşar Kemal ile kucaklaşmaları var ki bunu anlatmak çok zor.

O yaz boyunca farklı akşamlarda birçok farklı konserde fotoğraf çektim. Karaca ve Livaneli konserleri gibi Müslüm Gürses’inki de unutulmazdı. Onun unutulmazlığı, önemli bir kısmı için ancak korkunç diyebileceğim dinleyici kitlesinden kaynaklanıyor maalesef. Azıcık abartmayla o gece canımı zor kurtardığımı söyleyeyim…

Gülhane Şenlikleri’nin -muhtemelen eylül ayındaki- finalinde etkinlikleri düzenli takip eden gazeteciler için düzenlenen plaket töreni de benim için unutulmazlar arasında. Üniversiteden sınıf arkadaşım, yakın dostum Ercan Yaşa, Yeni Gündem dergisi için şenlikleri izleyip, plaketini Erol Büyükburç’un elinden aldı. Benim plaketimi ise son fotoğrafta göreceğiniz gibi Yonca Evcimik verdi. Bugünkü aklım olsaydı bilgemsi bir edayla mikrofona yaklaşıp plaketi ‘yalnız ve güzel ülkeme’ ithaf ederdim… Gençtim, akıl edemedim.

Popüler kültür ile temasımın doruk noktalarından biri olduğu için bu plaket merasimini de kayıt altına almayı önemsiyorum. Bunaldığımda geriye dönüp o yaz ve o akşamki Gülhane Parkı’nı hatırlamak içimi serinletiyor, neşelendiriyor.

Fotoğraflar: Yücel Tunca (Serinin son karesini Ercan Yaşa çekmişti) – Gülhane Parkı, İstanbul, 1989














14/ 17 Mayıs 2026

Ali Sami Yen Stadında 8. Şampiyonluk Kutlamaları - 1988


Arşivimde neredeyse hiç yeri olmayan konuların başında futbol gelir. Genel olarak spor diyelim biz ona ama bugünün özelinde futbola vurgu yapacağım.

Babasıyla aynı futbol takımını tutan milyonlarca çocuk gibi ben de o genellemenin bir parçası olarak babamın pazar günleri radyo başında hop oturup hop kalkarak maçlarını takip ettiği Galatasaray’ın taraftarıydım. Öyle ki sünnet düğünümde gelen hediyelerin benim için en güzeli, sarı kırmızı meşin top ile kramponundan, çorabına tam takım GS formasıydı.

Futbol oynamayı hem beceremeyen hem de (belki de beceremediğim için) hiç sevmeyen bir Galatasaraylı olarak büyüdüm. Bir oyun olarak seyri güzel bir oyundu futbol. Fakat fotoğraf çekmek için sahada olmak benim için dünyanın en sıkıcı işiydi. Foto muhabirliğimin ilk yıllarında bir gazetenin spor servisinde iş bulmuştum. Beylerbeyi stadında bir üçüncü lig maçını fotoğraflamam ve aynı zamanda oyunculara yıldız vermem için görevlendirildiğim ilk gün, devre arasında telefon kulübesinden gazeteyi arayıp istifa etmeme sebep olacak kadar berbat bir işti doğrusu.

Sadece 45 dakika çalıştığım o gazeteye girmezden birkaç ay önce neden, nasıl ve kiminle gittiğimi hiç hatırlamadığım bir maça gitmiş olduğumu arşiv dosyalarına bakarken fark ettim. Galatasaray’ın ligde 8. şampiyonluğunu ilan ettiği gün Ali Sami Yen stadyumunun tribünlerinden üç dört kare fotoğraf çekmiş ve muhtemelen ertesi gün çektiğimi unutmuşum.

Şimdi tam da yeni bir şampiyonluk gündemdeyken, arşivden çıkarıp dijital kopyalarını aldığım bu 8. şampiyonluk kutlaması fotoğraflarını bu pazar günü paylaşmaya karar verdim. Biraz babamın o eski radyolu pazar günleri için, bir hafıza mekanı olmasına rağmen hunharca yıkıp yok ettikleri Ali Sami Yen stadı için, biraz ayaktopunun naifliğini futbol endüstrisine dönüştürüp rezil rüsva hale getirdikleri için, biraz da çocukluğumun masum Galatasaray’ı için paylaşıyorum.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Mecidiyeköy, İstanbul, 1988








13/ 3 Mayıs 2026

İnsan Hikâyeleri: Bakırköy’deki Odadan Kainata Açılan Pencere – 1989/90

Birkaç gün önce, bazı durumlarda “gazeteci olduğum için pasif bir tanığım” ya da “gazeteci olarak bu durumun zaten bir parçasıyım ve nihai noktada insani tepkilerimi dizginlemeyeceğim” gibi seçenekler arasından karar vermenin gazeteciliğin zor yanlarından biri olduğunu yazmıştım. Bana çok zor gelen bir başka zor yanını da söyleyeyim: Değişen gündemin sıçramalarını bir normal olarak kabul etmek veya yayın kuruluşunun farklı içerik gereksinimleri doğrultusunda birbirinden çok farklı konularda haber yapmak, fotoğraf çekmek. Sabah bir basın toplantısı, öğlen bir cenaze, cenazeden hemen sonra bir öğrenci eylemi, ikindi vakti bir söyleşi, akşam saatlerinde bir kurumun ödül töreni… Önceleri insanın kafası karışıyor, giderek devreler yanıyor ve bir süre sonra her olay ve durum aynılaşıyor, sıradanlaşıyor. Artık şaşırmadığınızda, gözleriniz dolmadığında, öfkeden delirmemeye başladığınızda mesleğinizin değeri ve anlamı ne kadar büyük olursa olsun durmanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Meslek olarak gazeteciliği geçmişte bırakmaya ya da mesleğin farklı bir kulvarına geçmeye böyle bir noktada karar veriyorsunuz.

Bunları şu nedenle yazdım: 1980’lerin sonu ile 90’ların başlarındaki kahredici olaylar, haberler arasında bugün fotoğraflarını paylaştığım gibi naif insan hikâyeleri de kendine zaman zaman yer bulabiliyordu. Başlardaki bu tür haber/gündem sıçramaları nefes almanıza yardım ediyormuş gibi gelirken zamanla bir yabancılaşma sürecinin ortasında olduğunuzu anlıyordunuz.

Mesleğin ilk yıllarındaki naif döneme, o dönemdeki naif insan hikayelerinden birine geri dönelim… Bakırköy sahilinde ailesiyle birlikte yaşayan, başarılı bir lise öğrencisinin dünya dışı varlıklarla iletişime geçtiğini öğrenince vakit kaybetmeden adresi bulup ziyaretine gitmiştik. Arşiv dosyası boş olduğu için isim, tarih, yayınlanmış haber gibi detaylara sahip değilim ne yazık ki. 1989 veya 1990 yıllarından biri olmalı. X Files dizisi henüz çekilmemiş, Zimbabve’nin adı gizemli bir UFO olayı nedeniyle dünya gündemine oturmamıştı. 1994’te Zimbabve’de kalabalık bir öğrenci grubunun UFO ile karşılaşmaları olayından 3-4 yıl öncesine ait bir deneyime ilişkindi yapacağımız haber.

Bakırköy’e gittik, evi bulduk, nazik ve kaygılı bakışlarıyla aklımda kalan anne baba bizi içeri davet etti. Güler yüzlü delikanlı heyecanlıydı, gülümsemesinde belirgin bir gurur hissi vardı. Hal hatır faslından sonra odasına geçtik. Marmara denizine açılan penceresinin önündeki sandalyeye oturdu ve denizin üstündeki gri bulutlarla kaplı göğü işaret ederek “tam oradan, güçlü bir ışıkla geldiler.” diyerek anlatmaya başladı.

Benzer birçok tanıklık iddiasından farklı olarak şunu söylüyordu delikanlı: “Bir süredir iletişimdeyiz.” Tıpkı bizim odasına misafir oluşumuz gibi dünya dışı varlıklar da onu önce odasına gelerek ziyaret etmiş, sonraki görüşmeleri, iç detaylarını tarif ettiği UFO’larda gerçekleşmişti. Son zamanlarda bu görüşmelerin kesintiye uğradığını fakat yakın bir zamanda geri döneceklerini tahmin ettiğini söylüyordu delikanlı. Soğukkanlı bir tahminden ziyade büyük bir umudun ışıltısı vardı gözlerinde.

Aynı akşam birlikte sahile inip bir iki teknik uygulamayla çektiğim fotoğraflarını paylaşıyorum delikanlının. Bu görüntüler 36 yıl sonra bir biçimde ona ulaşır diye umuyorum. Arşiv Kazısı’nda paylaştığım fotoğraflara ilişkin bana ulaşan birçok kişininki gibi onun hikâyesinin devamını da öğreniriz belki.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Bakırköy, İstanbul, 1989 ya da 1990




12/ 26 Nisan 2026

Rock’ın Geç Fakat Güzel Yıllarından: Green Wall - 1990

Sokak dergisi için 1990 yılında, kim bilir nerede çektiğim Green Wall rock grubunun fotoğraflarını paylaşıyorum bugün. Derginin, fotoğrafların yayımlandığı sayısı elimde olmadığı için grup üyelerini tanıtamıyorum. Green Wall’ı hatırlayanınız, kasetlerini saklayanınız, grubun akıbetini bileniniz varsa ses verin lütfen.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren özellikle İstanbul’da birbiri ardına Green Wall gibi rock grupları kurulmaya başlamıştı. Bu grupların Taksim’de, Gülhane’de, yol kenarında, üniversite bahçelerinde verdikleri konserlere, dinletilere gitmek; kayıtlarını kendi olanaklarıyla yaptıkları albümlerinin kasetlerini almak bizim kuşağa çok ama çok iyi geliyordu.

Daha önce ‘reggae’nin en güçlü isyan müziği olduğunu düşündüğümü yazmıştım. Şimdi 1980’lerin sonunu ve 90’ları hatırlayarak, devlete, topluma, aileye ve bunların temsil ettiği pek çok şeye yarım yamalak da olsa başkaldırırken bizi yüreklendiren ‘rock’a da aynı unvanı veriyorum yüksek müsaadelerinizle...

Fotoğraflar: Yücel Tunca – İstanbul, 1990







11/ 19 Nisan 2026

Ve Sahnede Grup Kızılırmak! - 1990

1990 yılının hemen hemen ilk günlerinde kurulmuştu Kızılırmak. İsmi Hasan Hüseyin'in şiirinden, şiirin adını taşıyan kitabından geliyordu. Grup Yorum'dan ayrıldıktan sonra İsmail İlknur ve Tuncay Akdoğan ile birlikte kurmuştu Kızılırmak'ın İlkay Akkaya. İlk konserlerinde sahnede sevgili dostum Metin Karaşahin de eşlik ediyordu onlara.

Henüz bir aylık taptaze bir müzik grubu olarak sahneye çıktıkları şubat ayının ilk günlerindeki bu konsere ilişkin olarak fotoğraf arşivimin sayfa kenarına "Şubat 1990, Ümraniye" diye not düşmüşüm.

Birkaç gün önce fotoğrafları sevgili Metin'e gönderip, "neler hatırlıyorsun o güne ilişkin?" diye sordum. "35 sene geçmiş!" dedi önce. Sonra biraz zaman istedi ve nihayetinde hatırladıklarını yazıverdi kısaca: "Müzikle tiyatro birlikteliği gibi bir etkinlikti bu. Biz de Ankara Birlik Tiyatrosu (ABT) ile birlikte katılmıştık. Galiba Pir Sultan Abdal ve Adını Çocuklar Koysun oyunlarının müziklerini canlı çalmıştık ve bir de ek dinletimiz olmuştu diye hatırlıyorum. İnternetten de 2-4 Şubat 1990 tarihleri arasında diye bir etkinlik tarihi buldum. Hepsi bu..."
Fotoğraflar: Yücel Tunca - İstanbul, Şubat 1990







10/ 05 Nisan 2026
İstanbul'un '2. Bienal'i - 19

Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bugün 1989 yılında düzenlenen 2. İstanbul Bienali’nden bazı fotoğraflar paylaşıyorum. Fotoğrafların ilk kısmını sanatçı Metin Deniz’in, Şan Tiyatrosu’nun yıkıntısında sürdürdüğü enstalasyon hazırlıklarına dair izlenimler oluşturuyor. Deniz’in birçok insandan aldığı alçı kalıplarla ürettiği figürler sandalyelerle birlikte kompoze edilip, bir piramit biçiminde Sultanahmet’te sergilenmişti.   

Arşiv Kazısı’nda birkaç konser ve oyunun sahnesi olarak daha önce görmüş olduğunuz Şan Tiyatrosu’nu yok eden ve siyasal İslamcı militanların aynı dönemdeki yoğun tehditleriyle bağlantılandırılarak sabotaj sonucu çıktığına kanaat getirilen büyük yangından geriye kalan dört duvardan ibaret mekâna Metin Deniz’in işleri geçici de olsa yeniden ruh kazandırmıştı.

17-18 yıl sonra da biz bir grup fotoğrafçı olarak muhteşem bir fotoğraf festivali düzenleyip, açılış seramonisini de Şan Tiyatrosu’nda yapmış, isini karasını yılların silip atamadığı duvarlarına bir süreliğine adeta biz de can aşılamıştık. UlisFotoFest’ten ilerleyen zamanda uzun uzun bahsederken Metin Deniz’in atölye olarak değerlendirdiği günleri de yeniden hatırlarız.

Bugünkü fotoğraf dizisi Deniz’in “İsimsiz” adlı enstalasyonunun hazırlık süreciyle başlıyor ve Aya İrini’deki birkaç Bienal sergisi görüntüsüyle, bazı sanatçıların portreleri ve eserlerinden fotoğraflarla devam ediyor. 2. İstanbul Bienali’nden aklımda en çok kalan eserlerden biri olan Mustafa Altıntaş’ın ‘Marx’ çalışmasına şimdiden dikkatinizi çekeyim. Bir de Sarkis’i “kafes” çalışmasıyla birlikte fotoğraflarken çok heyecanlandığımı söyleyeyim. Fotoğrafın netsiz olmasından anlaşılıyordur zaten.

Fotoğraflar, sanatçı Erol Eti’nin Kumkapı sahilindeki (yeri konusunda çok emin değilim) yunuslu enstelasyonu ile yine Aya İrini bahçesindeki heykelinin önünde fotoğrafladığım ancak ismini kaydetmediğim için yazamadığım bir kare ile bitiyor.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Şan Tiyatrosu, Elmadağ; Aya İrini, Sultanahmet; Kumkapı, İstanbul, 1989
















9/ 28 Mart 2026
Erguvan Şenlikleri: 
Tuncel Kurtiz’den Şeyh Bedreddin Destanı, Fotoğrafçılardan Don Atlet Tezgâhı


Çatalca’da yapılan Erguvan Şenlikleri’ni biliyorsunuzdur. 1990’lardaki ilk şenliklerden birine bir grup fotoğrafçı olarak katılmıştık. ‘Katılmıştık’ demeyeyim de, ‘gitmiştik’ diyeyim. Hikâyesi uzun olmamakla beraber bir hayli trajikomik…

Önce şunu söyleyeyim: Ne yapıp ettiysem fotoğraflarını gördüğünüz şenliğin hangi yıla ait olduğunu hatırlayamadım da, araştırmama rağmen bulamadım da. Bu paylaşımı gören dostlardan bazıları umuyorum ki oradaki birkaç günümüze dair hatırladıklarını yazar da ‘Evet, tabii ya!’ diyerek rahatlarım.

Gelelim o günlerden hatırımda kalanlara…

Bir grup genç basın fotoğrafçısıydık. Fena halde işsizdik. Çalıştığımız dergiler, gazeteler ya kapanıyor, ya el değiştiriyor ya da ekip değişikliğine gidiyordu. Çoğumuz girdiğimiz işlere kazık çakacak insanlar da değildik işin doğrusu. Kafası bozulan, haksızlığa uğrayan ertesi günü pek de düşünmeden basar istifayı ayrılırdı. Öyle zamanlardı; içimiz serin, geçim derdimiz büyüktü. İşte tam o günlerin ortasında, kim akıl etti hatırlamıyorum –hatırlasam da söylemem- içimizden biri iç çamaşırı alıp satmanın epey kârlı bir iş olduğunu söyledi. Toptan alacak, pazarda perakende satacaktık. Gerçekten! Fikir bu kadar basitti. Sabahmış, Hürriyetmiş, Tempoymuş, Aktüelmiş, kadroymuş, 212’ymiş, basın kartıymış… bir kalemde geçtik hepsini! Gedikpaşa mıydı orası, neresiydi… Para denkleştirdik, hatta biraz da borçlandık galiba, gidip Yenikapı’nın iç taraflarında küçük atölyelerde üretilen donlardan, atlet ve fanilalardan düzinelerce satın aldık. Hedef hafta sonu yapılacak Çatalca Erguvan Şenliği’nde pazar tezgâhı açıp don atlet ne varsa satmak, cebimize üç beş kuruş koyup İstanbul’a öyle dönmekti. O vakitler, evet, Çatalca’dan, Büyükçekmece’den falan “İstanbul’a” gidilirdi, “İstanbul’dan” gelinirdi. Oralara İstanbul muamelesi yapılmazdı. Benim gibiler de hiç mi hiç şaşırmazdı buna. Ne de olsa Bakırköy’den, Bahçelievler’den, Merter’den “İstanbul’a” gidip gelenlerdendik. İstanbul Topkapı'dan başlardı. Hayır, Fatih Sultan Mehmet zamanında değil, 1970'lerde...

Hikaye kısa demiştim, öyle gerçekten, bitti bile. O iç çamaşırlarından neredeyse hiç satamadık. Züğürt Ağa’nın “domates” diye bağıramaması gibiydi durumumuz. Utana sıkıla bir iki bağırmışızdır, “Üç lira! Beş lira! Üç al iki öde!” falan demişizdir de yine de olmamıştır neticede. Olmamıştı yani… Ve tabii sonrasındaki günlerde gazeteciliğe kös kös geri dönmüştük hepimiz.

Fotoğraflarda bizim tezgâh yok. Neden hiçbirimiz çekmedik acaba? Ama Çatalca’nın Topuklu çeşmesinin olduğu meydandan Tuncel Kurtizli fotoğraflar görebileceksiniz. Çeşmenin suyu bile akmayı bırakmış, durup kulak kesilmişti o akşam: Kurtiz, Şeyh Bedreddin Destanı’nı okuyordu çünkü.

Fotoğraflarda şenliği şenlik yapan çalgıcı çingeneleri, folklorcu gençleri, mahalleliyi, misafirleri de görüyorsunuz. Tuncel Kurtiz’in de yer aldığı, üç kişinin birbirine sarıldığı fotoğrafta yüzü bize dönük olan kişi de Raif Ertem mi acaba? Deniz Gezmiş’in mapusane arkadaşlarından, 90’larda kimseye garip gelmeyen biçimde çevreci ve avcı olan, Cumhuriyet yazarı Raif Ertem… İyi tanıyanlar doğrulasın lütfen.

Fotoğraflarda belgesel sinemanın önemli isimlerinden İsmet Arasan da yok. Niye yok, diye de soruyorum kendime? Şenlik boyunca çok yoğun olduğu için mi yoksa biz tezgah başından pek ayrılamadığımız için mi denk düşememişiz? Çatalcalı olan Arasan o senenin organizatörlerinden biri değil miydi? Bütün bunları okursa, iki satır yazarak unuttuklarımı hatırlamama yardım eder mi?

Bu da son soru olsun: Birlikte pazarcılık da yaptığımız gazeteci, fotoğrafçı dostlarımdan o birkaç güne dair bir kelam gelir mi dersiniz?

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Çatalca, İstanbul, 199?







8/ 22 Mart 2026 
Türkiye’de Çekilen Kürtçe Dublajlı İlk Kürt Filmi:Siyabend û Xece - 1991

80’li, 90’lı yıllar boyunca en sevdiğim yönetmenlerden biri Tunç Başaran’dı. Onun "Uzun İnce Bir Yol" filminin Ayvalık’ta, Şeytan Sofrası’ndaki çekimlerini Tempo dergisi için iki günlüğüne takip etme şansı bulmuştum. Ayvalık’tan döndükten çok kısa bir süre sonra bu kez çekimlerine Van’da başlanacak olan başka bir filmin setine doğru yola çıktım. Yine bir iki günlüğüne diyerek başlayan yolculuğu uzatıp altı yedi gün boyunca ekiple beraber köy köy, dağ tepe dolaşma fırsatı yaratacaktım kendime.

İlk Kürt filmi olarak lanse edilen Mem û Zin’den hemen sonra dönemin ünlü yönetmenlerinden Şahin Gök, Kürt mitolojisinin en bilinen destanlarından Siyabend û Xecê (Siyabend ile Xece)’yi Hüseyin Erdem’in senaryosu üzerinden çekiyordu. Havaalanından bindiğimiz taksi ile otele geldiğimizde ilk karşılaştıklarımdan biri Tarık Akan olmuştu. Kaşlarını çatarak bir süre bana baktı ve “Sen beni mi takip ediyorsun?” dedi ve gülümsedi. Daha bir iki ay öncesinde Tunç Başaran’ın setinde fotoğrafladığım Akan’ı şimdi de burada bol bol fotoğraflayacaktım

Çantaları odaya koyup lobiye geri döndüğümde bu kez Yılmaz Erdoğan ile karşılıklı “Vay! Sen de mi buradasın?” diyerek sarılmıştık. Yılmaz, yakın zamana kadar Levent Kırca’nın skeç yazım ekibindeydi. 1989’da genç yetenek sayıldığı için Sokak dergisi adına portrelerini çekmiştim ve devamında da Cihangir’de mahalle arkadaşı olmuştuk. Van’da karşılaşmak güzel bir sürprizdi. Yılmaz övünerek “Gel, ben sana burada Kürt kültürünü anlatayım uzun uzun” deyip köylerde çocuklara Kürtçe şarkı söyletmeye çalıştı ilk bir iki gün boyunca. Bulduğu Kürtçe türkü söyleyebilen tek çocuk da bir jandarma güzellemesi okuyunca Yılmaz, "Van'da böyle, sen Hakkari'ye gel asıl" diyerek Van'da yapacağı kültürel tanıtımdan vazgeçmişti.

Film setinin ilk birkaç günü çevreye, koşullara alışmakla geçmişti ki film çekimlerinin durdurulması yönünde siyasi baskının arttığı haberleri yavaş yavaş kulağımıza ulaşmaya başladı. Hemen peşi sıra çekim yaptığımız köyler askerler tarafından basıldı, havaya ateş açma şovlarına varıncaya kadar baskı, şiddet el arttırdı; gerilim inanılmaz yükseldi. Tarık Akan dahil, oyuncuların bir kısmıyla teknik ekibin bir kısmını filme devam etme yönünde ikna etmek güçleşmeye başlamıştı. Gerginlik, ekip içindeki ilişkileri epey zorluyordu.

Benim bir haftalık tanıklığımdan sonraki günlerde baskılar devam ettiyse de kayda değer bir hasar oluşmadan film kazasız belasız tamamlandı ve oyuncular Kürtçe konuşamadıkları için Kürtçe dublaj ile vizyona girdi. Böylelikle Siyabend û Xece, Kürtçe dublajlı ilk film olarak kayıtlara geçmiş oldu.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Van, 1991















7/ 8 Mart 2026 - 8 Mart Özel


İlk Kadın Kurultayı İstanbul’da Yapıldı- 1989

Türkiye’deki kadın hareketinin en önemli kilometre taşlarından biri olan ve İHD Kadın Komisyonu’nun çağrısı üzerine, Beşiktaş’ta bir düğün salonunda düzenlenen I. Kadın Kurultayı, 19 Mayıs 1989’da başlamıştı.

Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen 2 binden fazla kadının katıldığı üç gün süren kurultayda yaşanan yoğun tartışmalar, kadın örgütlenmelerinin ve bazı sol çevrelerin uzun süre gündeminde kaldı.

I. Kadın Kurultayı hakkında daha detaylı bilgi almak için aşağıdaki linklerden Çatlak Zemin ve BiaNet’i ziyaret edebilirsiniz.

#8MartDünyaKadınlarGünü
Fotoğraflar: Yücel Tunca

https://catlakzemin.com/19-mayis-1989-istanbulda-uc-gun.../
https://bianet.org/.../paker-89-kadin-kurultayi-ilkler...











6/ 1 Mart 2026


Dört Mevsim İstanbul'un Diğer Fotoğrafları Başka Bir Arşiv Kazısından Çıktı! - 1989

Tam iki hafta önce, Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta, “Lütfi Akad’ın Son Film Setinden” başlığı altında çalıştığım ikinci film olan Dört Mevsim İstanbul setinden altı fotoğraf paylaşmış, bu sette çektiğim diğer fotoğrafların neden arşivde olmadığını bilmediğimi ama bir gün bir yerlerden çıkarlarsa onları da paylaşacağımı yazmıştım. Hayat gerçekten sürprizlerle dolu!


Film ile ilgili önceki paylaşımımdan hemen sonra, fotoğraf dünyamızın değerli fotoğrafçılarından Ahmet Sabuncu gönderdiği mesajda, benim kayıp olduğunu düşündüğüm fotoğrafların, muhtemelen kendisinde olduğunu belirtmişti. Meğer Ahmet Bey, Dört Mevsim İstanbul filminin benden önceki fotoğrafçısıymış ve ben onun bıraktığı yerden işe devam etmişim. Kendisinin de tam olarak hatırlamadığı biçimde, bir zaman sonra yapım ekibinden bir çalışan film setinde çekilen tüm filmleri Sabuncu’ya teslim etmiş. Ve ne zaman ki Sabuncu fotoğrafları dijital ortama aktarmaya başlamış, dosyadaki bazı fotoğrafların kendisine ait olmadığını o zaman fark etmiş. Nihayetinde Arşiv Kazısı’ndaki paylaşımımı görüp, okuyunca konu büyük ölçüde aydınlığa kavuşmuş. Bunun üzerine büyük bir incelik gösterip önce bana mesajla durumu anlattı, ardından da o vakte kadar dijital ortama aktardığı, kendisine ait olmadığını düşündüğü fotoğrafları bana ulaştırdı. Fotoğrafların negatifleri de yakında elime ulaşacak. Ahmet Bey’e ne kadar teşekkür etsem yetersiz kalacak.

İlginç olan bir nokta daha var: Ahmet Bey’den gelen fotoğraflar arasında bana da ait olmadığını düşündüğüm 100’e yakın fotoğraf bulunuyor. Bunlar da hiç tanımadığım, bulunduğumu hatırlamadığım mekânlarda, tanımadığım insanların yer aldığı fotoğraflar… Muhtemelen film çalışmasının benim dahil olmadığım aşamalarında ya da günlerinde sette bulunanlardan biri ya da başka bir görevli fotoğrafçı tarafından çekilmiş olmalılar. Bir gün bu fotoğrafların sahibi de ortaya çıkar diye umuyorum.

Bu pazar, elime ulaşan bu son fotoğraflardan Lütfi Akad ağırlıklı, kamera arkasındaki ekibin yer aldığı bir seriyi paylaşıyorum. Arşivimde fotoğrafı yok diye üzüldüğüm sevgili Sunar Kural Aytuna’nın fotoğraflarını da görebileceksiniz bu kez. Ayrıca görüntü yönetmeni Gani Turanlı’nın da farklı fotoğraflarını da…

Bir not daha düşeyim: Geçmiş yıllarda çektiğim fotoğrafları kronolojik bir sıraya sokarken bazen hatırlama zorluğu yaşıyorum. Notlarım, not defterlerimle bilgiyi netleştiremiyorsam internetteki bilgilerden yararlanıyorum mecburen. Dört Mevsim İstanbul filminin setinde hangi yıl çalıştığım konusunda da böyle bir belirsizlik içinde bulmuştum kendimi. Ve en nihayetinde filmin yapım tarihi olarak kesinleştirilmiş olan 1990 tarihini kullanmaya karar vermiştim daha önceki paylaşımlarımda. Fakat ve de ne güzel ki elime ulaşan bu son fotoğraflardan birinde yer alan klaket (çekim bilgisi tahtası) görüntüsünü büyüttüğümde o günkü setin Mart 1989 olduğunu gördüm. Bu durumda Dört Mevsim İstanbul setinde 1989’da ve şubat - mart aylarında çalıştığımı söyleyebilirim artık.

Son olarak: İlerleyen zamanlarda Dört Mevsim İstanbul setine geri döneceğiz.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - 1989





















5/ 22 Şubat 2026


Küskün Ferda Ferdağ, Eğlenceli Sezen Aksu - 1985

Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bu pazar yine küçük iki fotoğraf serisi var. Siyah-beyaz fotoğraflarda bir dönemin ünlü popüler kültür emekçilerinden oyuncu Ferda Ferdağ’ın (Fikriye Dumrul) bir protesto performansı yer alıyor. Sinema ve müzik dünyasının çeşitli meslek örgütlerinin ilgisizliğini protesto ettiği, yalnız bırakılmış olma duygusunun ağırlığıyla planladığı bu performansı 1990 yılının başlarında, o dönemde yaşadığı evde yapmıştı. 1937 doğumlu Ferdağ, 2024 yılında aynı sitem ve küskünlükle aramızdan ayrılmıştı.

Okumak isterseniz, Ferda Ferdağ hakkında onun ölümünün hemen ardından etkileyici bir yazı yazan ve kendisini de bu yazıyı yazdıktan iki ay sonra kaybettiğimiz Mesut Kara’nın Evrensel’de yayınlanan metnini hatırlatmış olayım:
https://www.evrensel.net/.../ferda-ferdag-bu-genc-kiz...

İkinci seride ise bir kez daha Elmadağ’daki eski Şan Tiyatrosu’na gidiyoruz. “Sezen Aksu Söylüyor Müzikali”ndeyiz. 1985 yılında büyük ilgi uyandıran müzikal Sezen Aksu’nun yanı sıra İlyas Salman ve Sevil Üstekin gibi ustaları ve hatta Cem Özer gibi oyuncuları da barındırıyordu. Bol müzik, ortalama bir mizah ürünü eğlenceli skeçlerle bezeli müzikali yine İÜ BYYO’dan kalabalık bir grup arkadaşımla izlemiş, izlerken dört beş kare de fotoğraf çekmiştim. Sezen Aksu fanatiği 19 yaşında bir gencin oyunun ortasında fotoğraf çekme arsızlığını hoş görürsünüz umarım.
Müzikalin videolarına göz atmak isterseniz You Tube’daki çeşitli hesaplardan bakabilirsiniz.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – Şan Tiyatrosu, Elmadağ, İstanbul, 1985







4/ 15 Şubat 2026

Lütfi Ö. Akad, Dört Mevsim İstanbul filminin setinde. 1990 - F: Yücel Tunca

Lütfi Akad’ın Son Film Seti - 1989

Çalıştığım ikinci film seti TRT için çekilen Dört Mevsim İstanbul’un setiydi.  Sinemamızın efsane yönetmenlerinden Lütfi  Ömer Akad’ın yönettiği son filme yetişmiş olmak ne büyük bir heyecandır tahmin edersiniz. Set fotoğrafçısı olarak görev aldığım bu dört bölümlük TV filminden altı fotoğraf koyuyorum buraya. Bu arada, tüm ayrıntısını öğrenemedim fakat film nasıl olduysa bir süre kaybolmuş! Bulunduktan sonra hem 2012’de Documentarist kapsamında hem de 2016’da İstanbul Modern’deki Lütfi Akad sergisi kapsamında yeniden izleyici ile buluşturulmuş.

Dört Mevsim İstanbul bir süre kaybolmuş ya, tuhaftır benim de o sette çektiğim fotoğrafların önemli bir kısmı kayıp! Öyle aman aman, çok düzenli, aşırı disiplinli fotoğrafçı tarzında değilse de kendi iç düzeni olduğunu düşündüğüm arşivimden filme ilişkin biri tekrar çekimi olan yedi karenin çıkmasına oldukça şaşırdım ve üzüldüm doğrusu. Başka klasörlerdeki konuların arasına mı karıştılar yoksa aradan geçen 37-38 yıl içinde bir yerlerde ya da birilerinde mi kaldı da kaybolup gittiler, bilemiyorum. Fotoğrafların devamı, tıpkı filmin bulunması gibi bir gün bir yerlerden çıkarsa onları da mutlaka paylaşırım.

Fotoğrafların üçünde Lütfi Ö. Akad’ı göreceksiniz. Esasen başrolünde İstanbul’un olduğu, İstanbul’u anlatmak için çektiği bu dört bölümlük yarı belgesel film/dizinin çekimleri sırasında belli bir mesafeden de olsa Akad’ı tanıma şansı bulmuş, yılların belirgin yorgunluğuna rağmen filmi tamamlamak için büyük efor sarf ettiğini görmüştüm. Hatta bazı günler öyle yorgun oluyordu ki set “motor” demeye hazır durumdayken Akad, “paydos” diyerek hem herkesi şaşırtıyor hem de prodüksiyonu zora sokuyordu. Fakat setteki herkesin hocasıydı, Akad’ın kararları bütçeyi ve ekibi zorlasa da saygıyla karşılanıyordu.

Film setinde sadece Lütfi Akad’ı değil, ikinci yönetmenin, yönetmen asistanının ne işe yaradığını tam olarak anlamamı sağlayan Sunar Kural Aytuna’yı da tanımıştım. Gazetecilik geçmişi de olan, hayata içselleşmiş biçimde soldan bakan harika bir insandı. Lütfi Akad’ı da, Sunar’ı da hep büyük bir saygıyla hatırlıyorum. Sunar’ın çektiğim fotoğraflarını bulamadığım için ayrıca üzgünüm.

Fotoğraflarda Akad ile birlikte şapkasıyla ayırt edilebilecek diğer kişi de filmin görüntü yönetmeni, bir başka sinema efsanesi Gani Turanlı. Çekimler sırasında plana bağlı olarak objektif seçimi yapmasındaki titizlik ve isabetli kararlarla beni inanılmaz etkilemişti. O da aramızdan değil artık.

Arşiv Kazısı’ndan çıkanlar arasında, filmin İstanbul’dan başka iki başrol oyuncusu Ayla Algan ve Haluk Kurtoğlu’ndan da birkaç fotoğraf var. Ayla Algan’ın oyunculuğunu izlerken birkaç kez dalıp gittiğimi, fotoğraf çekmeyi unuttuğumu anımsıyorum. Neyse ki provalar uzun, çekimler çok tekrarlıydı da atladığım bir plan olmamıştı. Algan ve Kurtoğlu’nu da saygıyla anmış olalım bu vesileyle.

Arşiv Kazısı’nda, ekibin bir parçası olarak ya da gazeteci kimliğim ile bulunduğum başka setlerden de fotoğraflar çıkacak. Önümüzdeki haftaların “mag”larında onları da paylaşacağım.

Fotoğraflar: Yücel Tunca – İstanbul, 1989 








3/ 1 Şubat 2026

Üçnokta’da Bir Söyleşi: “12’den Sonra Roma’ya Doğru”

1985 yılı olmalı… İÜBYYO’da gazetecilik eğitimi alırken benim gibi şiir, edebiyat meraklısı bir grup arkadaşım ile adını “Amatör Yazın Kulübü” koyduğumuz bir çalışmanın içine girmiştik. Yazdıklarımızı değiş tokuş edip, okuduktan sonra da bunlar hakkında konuşuyor, toplantılarda okuduğumuz kitapları birbirimize anlatıyorduk. Bu heyecanlı buluşma bizi bir yıl içinde önce bir şiir kitabı (Irmak – Nevzat Çalışkan, Yılmaz Öztürk, Yücel Tunca) çıkarmaya, hemen peşi sıra da bir dergi hazırlamaya yöneltti.


Bu uzun girizgah konuyu Üçnokta Aylık Kültür Sanat Dergisi’ne ve oradan da Arşiv Kazısı-Mag Haftalık’ın bu haftaki fotoğraflarına getirmek içindi. Üniversite’nin üçüncü sınıfındayken hazırlıklarına başladığımız Üçnokta dergisini bir ara ayrıca anlatsam ne güzel olur. Zira kesinlikle şahane bir hikaye. Azıcık çıtlatayım: Yarı zamanlı çalıştığımız Banko adlı bir at yarışı dergisi vardı. Cağaloğlu’ndaydı bürosu. Sahibi Hasan Saydam büronun anahtarını ve dergi için kullanabileceğimiz bazı malzemeleri heyecanımızla heyecanlanıp vermişti bize. İşte öyle bir yerde, boyumuzu aşacağını düşünmeden, düşünsek de aldırmadan hazırlamaya ve yayımlamaya başlamıştık dergiyi. Daha ilk sayıda memleketin en çok satan üç kültür sanat dergisi arasında yerimizi almıştık. Bazı sayılarımız Adam Sanat’tan ve Varlık’tan fazla satılınca da keyiften dört köşe olmuştuk elbette.

Durum böyle olunca dönemin sanat dünyasından kimlere kimlere “Gençleri dışlıyor musunuz? Sanat ortamındaki hegemonya hakkında ne düşünüyorsunuz?” türünden soruları yöneltip yazı dizisi halinde “soruşturma” açıyor; alternatif müziğin öne çıkan isimlerini bir odaya doldurup uzun sohbetler yapabiliyorduk. İşte bugün yayınladığım fotoğrafları o uzun sohbetlerden birinde, Üçnokta için çekmiştim.

Dergiyi hazırlarken pek çok konuda ve her daim hayatımızı kolaylaştıran “abilerimiz”den Bülent Başıbüyük’ün ilettiği söyleşi talebini Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Haluk Özkan ve İlhan İrem kabul etmiş, yalnızca Ahmet Kaya vakti olmadığını söyleyerek kibarca reddetmişti. Yeni Türkü’den Tuğrul Bayrak, Ezginin Günlüğü’nden Nadir Göktürk, Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları, Haluk Özkan ve İlhan İrem ile hangi müzik firmasına ait olduğunu unuttuğum bir ofisin küçücük odasına sıkış tepiş oturmuş, Bülent Başıbüyük ve sınıf arkadaşım Yılmaz Öztürk soruları sorarken ben de odadakilerin fotoğraflarını yoğun sigara dumanına yenilmeden çekmenin telaşına düşmüştüm.

Bugün, yedi-sekiz fotoğrafın yanı sıra toplamda dört sayı çıkarabildiğimiz Üçnokta’nın kapaklarını ve Rosa Luxemburglu, mavi kapaklı üçüncü sayıda yer alan söyleşinin sayfalarını da görmenizi istedim. Üçnokta’yı daha sonra ve daha uzun mutlaka anlatacağım. Unutursam, hatırlatırsınız.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - İstanbul, 1987


2 / 25 Ocak 2026

Özcan Tekgül, New Gross Survivors ve Reggae’ye Saygı Duruşu Niyetine…


Arşiv Kazısı-mag haftalık’ta bu pazar iki ayrı konuya ilişkin fotoğraflar paylaşıyorum. İlki, 1970 ve 80’lerin popüler kültürünün önemli aktris ve dansözlerinden Özcan Tekgül’ün emeklilik dönemine ait portreleri… Bu fotoğrafları Sokak Dergisi için 1989’da çekmiştim.

İkinci konu ise geçen hafta olduğu gibi yine bir konser… Bu kez fotoğraflarda Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahne alan rock grubu New Gross Survivors ve onları dinlemeye gelen benim gibi binlerce genç yer alıyor. Büyük olasılıkla benim ilk açık hava konseri deneyimim. İÜ Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan kalabalık bir arkadaş grubuyla izlemeye gitmiştik. Benim ve birçok okul, sınıf arkadaşımın göründüğü son kareyi sevgili dostum Metin Karaşahin’in çektiğini tahmin ediyorum. Öte yandan konserin Hürriyet ile ne ilgisi var, hiç bilmiyorum. İnternette sağa sola biraz baktım fakat konsere ilişkin hiç bilgi ve habere rastlamadım.

12 Eylül faşist darbesinden birkaç yıl sonra yapılmaya başlanan bunun gibi konserlerde rockçı gençleri gözlemlemek bana ve bir grup yakın arkadaşıma iyi geliyor, ufkumuzu açıyordu. Fotoğraflar arasında İstanbul Üniversitesi’nde okuyan Sudanlı arkadaşlarımızın görüntüleri de var. Özellikle kırmızı kıyafetinden tanıyabileceğiniz Osman ve onun arkadaşları, Beyoğlu gecelerimizi uzun yıllar boyunca önce Rıddım’da, sonraları da Nayah’ta reggae ile renklendirdiler, müzik dinleme ve dans kültürümüze yeni anlamlar kattılar. Dün de böyle düşünürdüm, hala da böyle düşünüyorum: İsyan müziklerinin en güzelidir reggae.

Fotoğraflar: Yücel Tunca





1 / 18 Ocak 2026

Şan Tiyatrosu'nda Nilüfer ve Johnny Logan Konseri

Nilüfer ve Johnny Logan’ın Şan Tiyatrosu’ndaki konseri büyük ilgi görmüştü. Konserde MFÖ (Mazhar, Fuat, Özkan) alt grup olarak sahneye çıkmıştı.

Dönemin en önemli sahnelerinden biri olan Şan Tiyatrosu, Muzır Müzikal adlı oyunun oynandığı sırada, radikal İslam yanlılarının tehditleri sonrasında 7 Şubat 1987'de çıkan şüpheli yangında tümüyle tahrip oldu, kullanılamaz hale geldi.

Fotoğraflar: Yücel Tunca - Elmadağ, İstanbul, 19 Ekim 1984









 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

1 Mayıs’ta Polis, Akif Dalcı’yı Vurdu! – 1989

Türkiye Solunda Birlik Arayışı: Kuruçeşme’den Sosyalist Birlik’e - 1990

‘Seçilmiş Kardeş’im, Özdemir Hocam, Maden İşçileri ve Ekoloji Savunucuları İçin Bir Saygı Yazısı